Kendi içini okumaya çalışıp, bazen kaçan, bazen kalan; yarım bıraktıklarıyla bitirdikleri arasında dönüp duran, kalsa da gitse de hep yolda olan bir insan.
Elif Şafak’ın Kayıp Ağaçlar Adası, ilk sayfalarda yoğun detaylarıyla biraz sabır isteyen bir roman. Başlarda bazı satırları atladığımı fark ettim; ama hikâye ilerledikçe, karakterlerin ve anlatımın içtenliği beni tamamen içine çekti.
Okudukça şunu düşündüm: İnsan, hangi zamanda yaşarsa yaşasın pek değişmiyor aslında. Acılar, kayıplar, özlemler hep benzer; sadece biçimleri farklı. Aynı duygularla sınanıyor, benzer tepkiler veriyoruz.
Romanın bütününe yayılan o derinlik beni etkiledi ama kalbim en çok tavernanın Türk ve Rum iki sahibinde kaldı…
Doğduğumuzda
Bizim için yaptırdığı sandıklara
Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep'ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz
Bir zaman sonra
Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgâr
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.
Sırtımızdan jiletle akıtılan kanın
Karıştığı uzun ırmağa
Bırakıldığımızda
Annemiz bu kadarını istemezdi
Bu yüzden
O uyurken
Uzaklaştık
Diyorduk sulara.
Gidişin kendisinden artakalan
Her şey, herkes burada.
Ben buradayım
Kardeşlerim yitikliğiyle burada
Annem elbiseleriyle
Erkek kardeşim savaş korkusuyla