dur durak yoktu, acıma yoktu, ateşkes yoktu, nedamet getirip durulmak yoktu, zaman mefhumu yoktu. geceler ve gündüzler, tıpkı tarihin daha erken dönemlerinde olduğu gibi dairesel bir döngü içinde birbirini kovalıyor olsa da, yine eskisi gibi sabah ve akşam olsa da, ortada başka bir zaman algısı kalmamıştı. tüm zaman algısı, tıpkı hummalı bir hastaya benzeyen bir milletin öfkeli hararetinde yitip gitmişti. Bir gün bir cellat, şehrin alışılmadık sessizliğini delerek kralın kellesini göstermişti insanlara; sonra aynı cellat, -insanlara aynı anda olmuş gibi gelse de- bir başka gün, yaslı bir dul olarak kahır içinde geçirdiği sekiz aylık bir mahkumiyet sonrasında, sarı saçları üzüntüden bembeyaz olmuş kraliçenin kellesini göstermişti halka.
insan ne denli rahata kavuşmak isterse, sağdan soldan tekmeler, darbeler alıyor.oysa ruhumuzu düşünceler uyandırıyor. ve bekleyebilirsek, iyi günlere kavuşacağımızı anlatıyor.