Ben, kırk sekiz yaşındaki Türkan, bütün yaşamımı durarak geçirmiştim. Bütün yaşamımı birilerinin yanında durarak geçirmiştim. Birilerinin bana açtığı boşluklara sığmış, taşmamış, yükselmemiş bile ama kurumamış da, orada eski bir göl gibi durup beklemiştim. O kadar uzun zaman durmuş bir şeyi yerinden hareket ettirmek, bir karavanı otoparktan çıkarmaktan fazlasıydı benim için. Ben bugüne kadar hiç yegâne öznesi olduğum bir işe kalkışmamıştım. Hiç kendi kaderimi tayin edecek bir adım atmamış, ekseriyetle bana gösterilen yere ilişmiş, bundan şikâyet etmemiş ama şimdilerde yeni yeni ve epey sarsılarak fark ettiğim şekilde bu sınırları belirlenmiş hayattan sandığım kadar tatmin olmamıştım. Bir şeyler eksik kalmış gibi geliyordu. Bunu ilk kez, zor rüyalardan uyanıp karavanın içinde otururken hissediyordum, gündüz beni pek yoklamayan bu duygu o uykuyla uyanıklık arasındaki zamansız ve mekansız saatlerde çok derin bir yerde kımıldanıp duruyor, bana "Hadi" diyordu, "hadi şimdi sırası geldi, artık sadece sen varsın." Bu, bir ihtimaldi elbet. Atacağım adıma çok büyük anlamlar yüklemekten geri duruyordum, ben o serüvenci insan değildim, "Bir gün yola çıktım ve bütün hayatım değişti" demeyecektim muhtemelen ama değişebilecek şeyler olduğunu biliyordum. Bunun kokusunu alyordum. Beni durdurmaya çalışan endişe de galiba gücünü bundan alıyordu. Hayatım boyunca kendimi bir arada tutmak için çok çaba sarf etmiştim.
Dökülüp dağılmaya teşne parçalarımı öyle sağlam bir tutkalla yapıştırmam gerekmişti ki, bu sağlamlık beni galiba taşa çevirmişti. Taş yerinde ağırdı. Şimdiyse o taşı yerinden kaldırmam gerekiyordu, belki de yolda başına ne gelir diye düşünmeden, öyle bayırdan aşağı yuvarlamam.