“İnsan dünyadaki en garip yaratık,” diye mırıldandı. “Kartallar gibi uçmak istiyor ama kanatları yok. Aslan gibi kuvvetli olmak istiyor ama pençeleri yok. Ne kadar kusurlu yaratmışsın bizi, Allah’ım. Bir de yetmezmiş gibi bizlere kendi acizliğimizi idrak etme gücü vermişsin.”
“Başarısızlığa uğramamak için her türlü insani olasılığı değerlendirmeye karar vermiştim. Bu tür bir fikir anne karnındaki bir bebek gibi ancak zaman içinde gelişip büyüyebilir. Başlangıçta umutsuz, şekilsiz, yalnızca tutkuları ateşleyen bir histen ibarettir ama ateşlediği tutkular müthiş derecede kudretlidir. Sonra ağır ağır gelişir ve kişiyi başka hiçbir şey göremeyecek, düşünemeyecek hale getirerek etkisi altına alır. Artık kişinin tek arzusu bu fikri vücuda getirmek, bu olağanüstü canavara can vermektir. İnsanın içinde bu türden bir tutku uyanmışsa gerçekten de aklını kaçırmış sayılabilir. Artık doğru mu yanlış mı iyi mi kötü mü gibi şeyler umrunda bile değildir. Kişi görünmez bir gücün emrine girmiştir sanki. Tek bildiği şey artık bir vasıtaya dönüştüğü, kendisinden çok daha kudretli bir şeyin kölesi olduğudur. Üstelik bu kudretin kaynağının cennet mi cehennem mi olduğu da umrunda değildir.”
…intihar düşüncelerinin kasvetli durağınlığına düştü; felaketin yokuşunda böyle karamsar düşüncelerin pençesine düşenin vay haline!
Bu, pırıl pırıl dalgaların maviliği gibi uzanan ama içinde yüzenlerin, ayaklarını kendine çeken, soğuran, yutan, katrana benzeyen bir balçıkta gitgide gömüldüklerini hissettikleri o ölü denizlerden biridir. Bir kez böyle bir duruma düştüğünde ilahi yardım gelmezse her şey bitmiştir ve harcayacağı her çaba onu ölümünün derinliklerine daha da çeker.