Mekkede Erkamın adalet evi Daha konuşmazsın hemen; önce gözlerin uyanır, sonra bakışların, en son da o içimi ısıtan gülüşün. Göksel 48 Sen Uyanırken Erkam ibnil Erkam Mekkede adalet evi Oydu müslümanlara evini açan sahabi Evini açarken seslendi Resullullah nebiye Sallahu aleyhi vesselem baktı yüzüne Ey efendimiz evim müslümanlarındır.. İslamın sesi içimizi ısıtıyordu İlk önce Efendimiz SAV sonra müminler Hepsi bu evde uyanıp kıyama kalkacaktı Darul erkam erkamın evi sahabe yurdu Erkam ibnil erkam Mekkede bir kahraman Gözler uyanınca bakışlar kıyama kalktı Şiirler naatlar bu adalet evinde yazıldı Dünya böyle değildi sahabeler devrinde Sahabeler gidince kaldık efkâr içinde Şimdi içimizi ısıtmıyor sahte gülüşler Kuraan okuyordu Kahraman sahabe Erkam b erkam okudu Bakara suresini Dediki ey kahramanlar içimi efkâr basar Kafir ve münafıklar istemez hayırlı olanı Ne hale geldi dünya efkârı hep kaldı bize
Şiir
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Cervantes olmak mı? Mümkün mü? Bilmem…
Uzun yıllar boyunca okumuş yazmış bazı Kürtler; uzak dere yataklarında, kayıp nehir sularında, insandan ırak yanardağ ağızlarında, kimsenin ayağının değmediği kumlarda, elinin yetişmediği toprak altında inatla altın arayan maceracıların sabrı ve heyecanıyla “Türk edebiyatında Kürtler”i arayıp durdular. Ya bulup mutlu olacak ya da bulamayıp daha fazla efkârlanacaklardı. İlk Türk hikâye ve romanlarını okumaya başladığımda ben de bu arayış macerasına katılanlardan birisiydim. Eğer okuduğum romanın veya hikâyenin bir yerinde “Kürt” diye bir kelime geçiyorsa, Kürtlerden bahis açıyorsa yazar, hemen o satırların altını çizer, ya da kitabın o sayfasını kıvırır, bazen okumayı bırakır, kafamı kaldırır, tavana veya gökyüzüne bakarak, bu geniş kubbenin altında varlığımızı hisseder, yalnızlığıma bir ses bulmanın verdiği sevinçle dünyalar benim olurdu. Edebiyata iman etmiştim, romanlarda yazılan her şey ruhuma iyi geliyordu, duyduğum o ses yalnızlığıma derman oluyordu çünkü. Çok erken yaşlarda Kemal Bilbaşar’ın sadece isimlerinin bende yarattığı çağrışımdan dolayı “Cemo” ile “Memo” romanlarını edinmek için katlandığım eziyeti şu anda bile unutmuş değilim. Eminim benim gibi birçok okumuş yazmış Kürt, hayatının bir döneminde aynı şekilde davranmış, kendisine ait, içinde yaşadığı halkın kültürüne ait birtakım şeyleri o kitapların sayfaları arasında aramış, karşılaşmışsa çokça sevinmiş, karşılaşmamışsa da bir o kadar öfkelenmiştir. (Bir tür askerde veya gurbette hemşerisini aramak gibi bir şeydir bu!) Edebiyat olsun, sanatın diğer ürünleri olsun, 1950’li yıllardan başlamak üzere 90’lı yılların başına kadar, bizim kuşağımız için derdini başkasına aktaran, ona aracılık yapan en etkili araç olarak algılandı ve onlara gereğinden fazla bir işlev yüklendi. Edebiyat-sanat toplumun
Mühim Mesele
Bir Takım Siyasi Analizler...
Evet bugünü siyasi analiz kasma günü ilan ediyorum. Seçimlere ittifaklar içerisinde katılan birçok parti kazandı. En baba kazanan parti ise oy oranı ve kendini göstermek açısından Refah Partisi oldu. Bir partiyi diğer partilerden ayıracak söylemleri ve eylemleri olmalı. Büyük Birlik Partisi'nin böyle bir özelliği yok veya varsa da bunu açıklama da başarılı olamadılar. Milletvekili bazında en başarılı parti Deva partisi oldu. En son gördüğümde 14 milletvekili almışlardı. Bunun yanında Millet İttifakına oy olarak fazla bir katkıları olmamalarına rağmen Saadet(10), Gelecek(11) ve Demokrat Parti(3) de çok büyük kazandılar (Matematiksel olarak). Yeniden Refah partisi milletvekili olarak 5 gözükse de Tayyip Erdoğan sonrası muhafazakar(!) seçmene sağlam bir göz kırptı. Gelecek senelerde reisçi olan seçmen bu kıyağı unutmaz ve diğer partilere de Reis'e karşı şöyle tavır takındı böyle tavır takındı gibi tutum sergileyebilir. Hüda-Par ise yine milletvekili- oy oranı denkleminde büyük kazananlardan oldu. Bunun haricinde sistem bazında resmiyetini de kabul ettirmek için de büyük bir adım atmış oldu. Doğu'daki oyları korumlarını da göz ardı etmemek lazım. Ak Parti'nin zayıf karnı olan ekonomiyi İHA-SİHA'larla kapatması kararsız ve küskün seçmeni etkilemesi açısından efsane bir seçim hamlesi oldu. Zaten Türkiye'nin ideolojik yapısı ekonomiyi konuşturmayacak kadar büyük bir mesele. Millet İttifakı'nın HDP'ye yakın olması Milliyetçi seçmeni kendilerine seçmelerini engelleyen en büyük etkenlerden biriydi. Aslında İYİ Parti ve HDP'yi aynı masanın adayına oy verdirtmesi Kılıçdaroğlu için büyük bir başarıydı. İkisini aynı anda idare etmek zor iş vesselam. Ekonomi açısından Kılıçdaroğlu Memura 21 bin küsür vereceğim dediğinde dalga geçenler, memleketin parasımı var seçilmek için
1000Kitap
Bir İnsanı Tanımak Kolay Değil Bu ülkede kaç milyon insan varsa, hepsinin bu kıssayı mutlaka okumasını isterdim. Fakat sadece bu ülkedekilerin değil bütün insanların bu kıssadan haberdar olmalarını gerçekten arzu ederdim. Bu benim kendi temennimdir. Belki de birçoğunuz bu kıssayı duymuşsunuzdur. Mevlana Hazretleri, yakın arkadaş olan iki köleden bahsettiği bu hikâyesinde haset kişilik sahibini o kadar güzel tanıtıyor ki herhalde bundan daha güzel anlatılamazdı. Haset kişiyi tanıyacak feraset bizde olsun ki onun yönlendirmelerine aldanmayalım. İçi fesat kimseyi tanıyalım ki onunla uzun amellere girişmeyelim, ortak hareket etmeyelim de bize vereceği zararlardan kurtulalım. Siz benim yine de “tanıyalım” dememe bakmayın. Öyle insanları tanımak sanıldığı gibi kolay değildir. “Ben adamın ciğerini bilirim” diye sakın ola ki iddialı laflar etmeyin. Eyüp Sultan’ın güzel insanlarından Dr. Mehmet Emin hocam -Allah ondan razı olsun- bir gün bana; “Bir adamı yirmi beş senede tanıyamazsın” demişti. Gençler ne der bilmem ama büyükler bu söze hak verecektir sanırım. Yirmi beş sene değil belki kırk senede de tanıyamayız. Yaşadıkça tanıdığımızı sandığımız kişileri tanımadığımızı görürüz. En yakınımızdakileri bile tanımadığımızı fark ederiz. Mevlana da bu hikâyesinde tanımanın kolay olmadığını, tanımak için gönül gözüne ve veli bakışına sahip olmak gerektiğini anlatmaktadır. Buyurun bu güzel hikâyeyi birlikte okuyalım. Padişah iki tane köle satın aldı. Onlardan birisiyle sohbet etti. Onu anlayışlı, zeki ve tatlı dilli buldu. Hani derler ya; insan dilinin altında gizlidir, şu dil can kapısının perdesidir. Rüzgâr perdeyi kaldırınca, içerisi nasıl görünürse, bilmediğimiz, tanımadığımız kimse de birkaç söz söyleyince, içini gizleyen perde kalkmış olur. İnsanın kumaşı
21. yüzyıl Türk şiirinin Mona Lisa’sı Yaşasaydı bu ay 50 yaşına girecekti Didem Madak. Korona filan derken evde kutlayacaktı doğum gününü. Ama işte hayat... Gelin biz kutlayalım. Onu anarak, Metis Yayınları’ndan çıkan şiirlerini, Solmaz Zelyüt imzalı “Didem Madak’ı Okumak” kitabını okuyarak. Dilimizde pul biber acısıyla. Ama hayata ikna olarak... 8 Nisan 1970’te İzmir’de bir kız çocuğu dünyaya gelir. Didem koyar annesi adını, gözüm anlamında, gözüm gibi sevdiğim... 6 yıl sonra da kardeşi Işıl doğar. Çocuklukları Burdur’da geçer. Göle yakın bahçeli bir evde. Civcivleri Kınalı ve Kömürcük... Kendi halinde bir öğretmen anne babanın çocuklarıyla birlikte kurduğu mutlu yuvası. Bilmezler ki Didem, 21. yüzyıl Türk şiirinin en önemli şairlerinden biri olacak. Bu şiire farklı bir doku katacak, çok sevilecek. 12 Eylül’e kadar her şey yolunda gider. Darbeyle birlikte baba Uşak’a sürülür. Anne Füsun Hanım kızlarıyla yalnız kalır Burdur’da. Tedirgin günler, geceler. Çok neşeli, hayat dolu, kızları için elleri pençeye durmuş şahane bir kadındır Füsun Hanım. O kadar ki, evlerinin arka bahçesine diktiği mısırların geceleri duyulan hışırtısından kızları korkuyor diye sabah hepsini kökünden keser atar.Didem, annesi sayesinde edebiyatla tanışır. Çocuk romanlarıyla başlayan okuma serüveni hep devam eder. Önceleri mutlulukla sonraları hayatla başa çıkmak için: “Güzin Abla’sı kitaplar olan bir kızdım / İçim sıkılmasa o kadar / Tek satır bile okumazdım”. Hayata inanmak için Didem 13’üne, kız kardeşi Işıl 7 yaşına girdiğinde anneleri kanserden ölür apansız. Daha 38 yaşında. Anneler Günü’ne iki gün kala. Hediyeleri ellerinde kalır. Bir cüzdan, bir ruj. O gün açılan derin yara ömrünün sonuna kadar kapanmaz Didem’in içinde. Kendi deyişiyle o gün, içindeki ay dede yüzlük bir ampul gibi