Nikolay, tam gideceği sırada kardeşiyle öpüştü ve birdenbire ciddi, tuhaf bir bakışla ona bakarak, titrek bir sesle:
“Kostya,” dedi, “Yine de beni kötü anma!”
Her şeyin kaçınılmaz sonu olan ölüm, ilk defa karşı konulmaz gücüyle gözlerinin önünde canlandı. Hemen şuracıkta, yanı başında, yarı uyur, yarı uyanık inleyen ve alışkanlıkla, hiç fark etmeden bazen Tanrı’yı, bazen şeytanı çağıran bu sevgili varlıktaki ölüm, hiç de eskiden kendisine göründüğü kadar uzak değildi artık. Ölüm, aynı zamanda kendi içindeydi; bunu hissediyordu. Şimdi değilse yarın, yarın değilse otuz yıl sonra onunla karşılaşmayacak mı? Zamanın ne önemi vardı ki! Bu kaçınılmaz ölüm de neydi; bunun üzerine hiçbir zaman düşünmemişti ve düşünmekten korkuyordu.
Bu iki insan birbirine öylesine yakın, öylesine bağlıydı ki, küçük bir davranış, bir ses tonu, ikisine de sözle söylenebilen şeylerden çok daha fazlasını söyleyebilirdi.
“Bu hayat eskiden de çekilmez bir haldeydi, son zamanlarda ise daha da korkunç oldu. Peki, şimdi ne olacak? Bütün bunları o da biliyor; nefes almaktan, sevmekten pişmanlık duymayacağımı o da biliyor, istediği şeylerin yalandan ve aldatmadan başka bir sonuç vermeyeceğini o da pekâlâ anlıyor, ama ona gerekli olan, bana eziyet etmeye devam etmesidir. Onu tanırım. Balık, suda nasıl yüzerse, o da yalan denizinde yüzmekten öyle zevk alır, ama hayır; ona bu zevki tattırmayacağım, beni sarmak istediği yalan ağını parçalayacağım; ne olursa olsun, her şey yalandan ve aldatmaktan iyidir. Ama, nasıl yapmalı? Tanrım! Tanrım! Acaba dünyada benim kadar mutsuz olan başka bir kadın var mıdır?”