Bir mısırcının önünde durdu. Onunla birlikte, geçmişte kalan eylüllerin başka günlerinde, başka yerlerde, başka mısırcıların önünde, yüzlerce Melda ve Murat daha durdu. Yüzlerce farklı şekilde güldüler, yüzlerce para üstü aldılar; binlerce, on binlerce mısır tanesi yediler.
Sığınabileceğim birine öyle ihtiyacım vardı
ki, gerçek bir his bile aramamış, gördüğüm ilk kişiyi malum kostüme sığdırmaya çalışmıştım. Mesele Yakup'un bir erkeğe aşık olması değildi. Mesele Yakup'un başka birine aşık olması bile değildi. Mesele Yakup'un bana aşık olmaması, dahası benim de ona aşık olmak için makul bir sebebim bulunmamasıydı. Yolda yazdığım mektupları düşündüm. Yakup benimle ilgilenmiş olsaydı bile, sonuçta onları kendi kendime yazmamış mıydım? Her haltı yaşayış biçimim gibi. Kendi kendime, kafamın içinde. Bir yandan bunları düşünüyor, öbür yandan da halime gülüyordum. Ah be Seher, ölmemek için mi, yoksa yaşamak için mi aşka tutunmaya çalışıyorsun? Bu aşk masallarını kim anlattı ki sana, bu yaşında hala kendine kanat takmak yerine kurtuluşu elalemin kollarında arıyorsun? İyi oldu sana! Oh, iyi oldu.
Bence Şerbet içimden geçenleri sezdi ama yine de geldi. Anlayanları ve yine de gelenleri nasıl da sevdiğimi düşündüm. Ne kadar az olduklarını bir de. Minnet duydum Şerbet Hanım'ın her şeye rağmen yanımda gelişine. Her şeye rağmen.
Rağmen ne güzel kelime.