"DOĞURMA BENİ NAİME"
"Ölüm, bazen bıçak gibi keskin bazen de su gibi sinsidir. Ama hep oradadır, bir ağaç kovuğunda, bir tilki gölgesinde,bir adamın gözlerinde saklanır."
Kitaplığımızın en derin rafında, belki de hiç okunmayı bekleyen o kitaplardan biri vardır. Kapağını açtığımızda bizi içine çeken, nefesimizi kesen, sayfaları çevirdikçe içimizi burkan… İşte o kitabın her sayfası, aslında hayatın ta kendisidir. Tıpkı şu cümleler gibi:
“İnsan bir kere ölür, Naime! Ben senin karnında yaşıyordum. Doğdum. Sen bana göz ucuyla bile bakmadın. Öldüm. Dirildim!”
Bu sözler, bir çığlık. Sadece bir karakterin değil, belki de etrafımızda sessizce çırpınan onlarca hayatın çığlığı. Doğduğu anda görülmeyen, duyulmayan, varlığı yok sayılanların diriliş manifestosu. Peki nasıl dirilir insan? İncinerek, yok sayılarak, belki de en çok da susarak…
Çünkü bazı hayatlar, doğar doğmaz gömülür. Toplumun ağır, duyarsız katmanları altında, bir çiçek daha açmadan solup gider. Ve bazı çocuklar, nefes almayı değil de susmayı öğrenir ilk. Ağlamalarının bile istenmediği bir dünyada, oyuncakları değil, yalnızlıklarıyla oynarlar. En acısı da, bazı kadınlar kendi bedenlerinde, başkalarının acılarıyla yaşlanır. Naime’ler, belki de kendi yaralarını sarmadan, başka hayatların yükünü taşımak zorunda kalanlar… Bu hikâyeler, işte o suskun hayatların kırık dökük direnişlerinden doğar. Sizi alır, bir tüfeğin soğuk namlusuna dokundurur; bir vagonun karanlık, uğultulu koridorlarında yürütür ya da bir çocuğun sesi kesilmiş oyunlarına misafir eder. Her biri, yüzünü başka tarafa çeviren bir toplumun tutamadığı aynasıdır aslında. O aynada kendimize bakmak zor gelir belki, ama kaçmak mümkün değildir.
Eserde, 15 farklı öykü bulunuyor ve her biri farklı yaşam kesitlerini, karakterleri ve duygusal dünyaları