Paul Auster, *Baumgartner* romanında yetmiş bir yaşındaki felsefe profesörü Sy Baumgartner’ın melankolik dünyasına odaklanıyor. Karısı Anna’yı on yıl önce trajik bir kazada kaybeden profesör, hayatın rutin akışı içinde hem fiziksel hem de zihinsel bir boşluk yaşıyor. Hikâye, gündelik sakarlıkların ve unutkanlıkların ardındaki derin yas duygusunu etkileyici bir dille anlatıyor. Okur, bu yaşlı adamın anılarla dolu evinde geçmişin hayaletleriyle nasıl yan yana yürüdüğünü görüyor.
Yazar, sevilen birinin kaybını "hayalet uzuv" metaforuyla açıklayarak yasın kalıcılığını ustalıkla vurguluyor. Karakter, evdeki her objede ve her köşede Anna’nın varlığını ararken zamanın nasıl akıp gittiğini sorguluyor. Bellek, bazen yanan bir tencereyle bazen de yarım kalmış bir yazıyla Baumgartner’ı beklenmedik yolculuklara çıkarıyor. Yaşlılığın getirdiği kırılganlık, geçmişe duyulan özlemle birleşerek insanın içini sızlatıyor.
Romanın ilerleyen kısımlarında, Anna’nın kendi kaleminden çıkan metinler sayesinde onun da karakteri derinlik kazanıyor. Baumgartner, yeni bir hayat kurmak ve yalnızlığını paylaşmak için attığı adımlarda sürekli geçmişin engeline takılıyor. Genç bir araştırmacı olan Bebe Coen’in hikâyeye dahil olmasıyla birlikte, yaşlı profesör için yeni bir amaç ve manevi bir bağ doğuyor. Bu süreçte karakter, hem kendiyle hem de bitmemiş hesaplarıyla yüzleşiyor.
Paul Auster, her zamanki felsefi derinliğiyle yaşamın rastlantısallığını ve tesadüflerin gücünü bir kez daha kanıtlıyor. Kitap, son sayfalara kadar hüznü ve yaşama sevincini dengeli bir şekilde okura sunuyor. Baumgartner’ın dünyası, aslında hepimizin içindeki kayıp ve tutunma çabasını simgeliyor.