Kitabı okumadan önce Abdurreşid İbrahim hakkında Sibiryalı bir gazeteci olduğuna, matbuat çalışmalarına ve Japonya'ya seyahat eden bir seyyah olduğuna dair ufak bir malumatımız vardı. O vesileyle bu kitabın üstadın Japonya maceralarını anlatacağını düşünüyordum.
Meğer bu kitap Abdurreşid İbrahim'in Sibirya'daki çocukluk günlerini anlatıyormuş. Yokluklar, imkansızlıklar içinde geçen çilekes bir hayat, ve ilim tahsili boyunca karşılaştığı zahmetler. Annesini ve babasını kaybedişi, babası öldükten sonra hiç tanımadığı kardeşiyle buluşmaları velhasıl her hatırası hüzünle, kederle insanın içini yakıyor. Salya sümük ağlamayı sevenler için duygusal yönüyle bulunmaz bir kitap. Filmlere, romanlara taş çıkartır okuduklarınız.
Abdurreşid İbrahim, Rusya'nın kuzey tarafına doğru pasaportsuz olarak bilmediği yollardan maceralı bir yolculuk yapıp hapse düştükten sonra hacca gidiyor. Mekke ve Medine'de yaklaşık yedi sene kalıyor. Dünyanın dört bir yanından Hicaz'a gelen alimlerle tanışıyor, bazılarından ders alıyor, bazılarının nasihatlerinden bahsediyor. İslam birliğinin ehemmiyetinden bahsediliyor. İçlerinde Türkiye'den gelenler de var. Bu kısımları okurken 2. Abdülhamid dönemindeki ümmetçilik anlayışına bir pencere açılıyor. İslam âleminin birliğinin ne kadar önemli olduğuna dair bir fikir veriyor.
Abdurreşid İbrahim'in İstanbul anıları ise bizim için yüz kızartacı. Rusya'dan hacca gitmek için ilk kez İstanbul'a uğruyor. Kahveciden kazık yiyor. Dönüşte yine İstanbul'da dolandırıcılar tokatlıyor. Abdurreşid İbrahim daha sonra ünlü bir alim olarak İstanbul'a tekrar geliyor.
Kitap tekrar hacca uğrayıp Sibirya'daki ata yurduna geri dönmesiyle bitiyor. Ama Abdurreşid İbrahim'in maceraları bitmiyor elbette. Gazetecilik faaliyetlerine ülkesinde devam ediyor. Bir çok gazete çıkarıyor.