guzel bir kitapti. kadin takintili bir manyakti. adamin hicbirseyi umursamamasina ve takmamasina o kadar sinirlenmedim fakat kadina uzuldum ve kendine bu eziyeti cektirmesine acidim. kisa bir kitap oldugundan dolayi midir bilmem ama bu kitapla pek bir bag kurmadim, kuramadim. sanki kitabin ta en basindayken de bu olaylarin gercek disi oldugunun fazlasiyla bilincindeydim. guzeldi ama gercek bir olay gibi gelmedigi icin beni pek etkilemedi diyebilirim iste. 24 saatten kisa bir sure icinde bitirmek beni mutlu etti. Stefan ZweigBilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Yüzlerce sayfalık romanları değil de, öykümenleri araştıranların ilk durağı kuşku yok ki Stefan Zweig'tır. Pek çoklarının onun, karşılıksız bir aşk hikâyesi diye algıladığı ancak kanaatimce acı verici ve çirkin bir saplantıdan ibaret olan Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (BbKM) adlı öykümeni ile Gorki'nin Karşılıksız Bir Aşk (KbA) eseri neredeyse benzer mevzuyu tahkiye ediyor. Bu defa karşılık bulmayan kişi bir erkek ve tıpkı ilkinde olduğu gibi "aşk macerası"nı onun ağzından okuyoruz. Ancak gerçeklik noktasından baktığımda kadın kahraman içeren diğer öykümenlerinde olduğu gibi Zweig'ı daima kurgusallığı aşamayan biri olarak görmüşümdür. Anlattığı kişi ve olay inandırıcı gelmiyor, düşlerin bir ürünü olduğunu hissettiriyor. Bu yüzden hikâyeye dâhil olmak benim açımdan çoğu zaman oldukça güç. Onun aksine Gorki'nin "aşkomani"sinin -bilmem belki de hemcinsini anlatışından olacak- ayakları yere basıyor.
Kıyasla başladığım için temel benzerliklerinden söz edeyim: Bir ömre yayılan ve içlerindeki derman bulmaz his sebebiyle kendi insani gelişimlerini sekteye uğratıp zamanla köpekleşmeleri, düşkünleşmeleri ve buna bağlı olarak hem kendilerine hem de etrafındakilere (ilkinin çocuğuna, diğerinin kardeşine) zarar vermeleri en büyük ortaklıkları. Köpekleşme süreci ve tabiri, KbA'da doğrudan kullanılıyor. Dolayısıyla insani olan aşkın ortadan kalktığı ve aşkperestliğin devreye girdiği, aşkın da illetleştiği sayfalardan itibaren kurgu bende iğrentiye benzer bir his uyandırdı. Tabii, anlatıcı olan Petruşa'nın gözünden baktığımız için, anlattıkları yer yer romantikleşse de kahraman kendi teşhisini kendi koyduğu için okuru aldatmaya meyletmiyor hiç. Karşısındaki kadının tabiri caizse ne menem biri olduğunun gayet farkında ve zaman zaman onun aslında nasıl biri olduğunu -asla kötülemeye
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu/Stefan ZWEİG
Kitabı 2017 Nisan ayında Kumluca'da iken okumuştum. 7 yıl sonra tekrar okudum. Okul kapanmadan önce elimde okunmayı bekleyen birkaç kitap var, biri Stafen Zweig, bu kitabı okuma planımda yoktu ama dün bir kitap bitirdim, onu paylaşmadan önce bunu okuyasım geldi, çünkü konu farklı olsa da bu kitapla aynı tadı aldım. BBKM bitince de o sanki o gölgede kaldı, önce bunu paylaşmak istedim, onu belki yarın...
Elimde aktı gitti, duygu yüklü bir mektup okudum, sadakat, adanmışlık, aşk... Bugün kitap dostlarımla konuşurken Orhan PAMUK'un Benim Adım Kırmızı kitabında anlatıcı kahraman kimliğini konuştururken kendini o kahramanın yerine koyup tüm duygularını hissederek söyletmesi müthiş bir şey benim için, Orhan Pamuk erkek olmasına rağmen Şeküre yani bir kadına çok iyi bürünmüştü, aynısını burada Zweig'de gördüm. Benim yapamayacağımı yapan herkesi Takdir ederim. Kitap Bir kadının vefat etmeden önce, çocukluğundan beri aşık olduğu Yazar R'ye en başından itibaren, ona aşkını yaşadığı süreci, karşılaşmalarını vs. mektupla anlatmasını konu ediniyor.
Sana, beni hiç tanımamış olan sana.../Syf.8
Kendimi umuda kapılmaktan ve daha fazla hayal kırıklığına uğratmaktan koruyacağım ve ona bir daha bakmayacagım./Syf.9
Sonuçta ben kimdim ki senin gözünde? Yüzlerce maceran arasında benimle yaşadıkların senin için, sonsuzluk zincirinin sıradan bir halkasından ibaretti sadece./Syf.43
Yüreğime onlarca ok saplanmıştı; canım yanıyordu./Syf.73
Biliyorum ki ismim yanında söylense bile kulakların sadece bir yabancının ismini duymuş olacak/Syf.75
Çünkü doğum günü insanın kendi üzerinde düşündüğü bir gündür./Syf.78
Tavsiye eder miyim?
Beğenerek okudum #tavsiyeederim
Kitap genel olarak güzel ama son zamanlarda çok fazla abartılan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kadının yaşadığını olumlu yönde savunanlar var ama kadının aşkı takıntıya dönüşmüş. Aşk ve takıntılı olmak çok farklı. Arasında önce bir çizgi var önemli olan bunu anlamak...
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu eleştirisi:
Kitabın olay örgüsünü genel bi özetleyelim:
Kitap bir kadının (R'nin) bir adama olan hislerini yazdığı mektupta anlatması ve sonrasında intiharıyla sonuçlanıyor. Tam bir postmodern onu söyleyeyim baştan ,geriye dönüşler var ,sonunu kestiremiyoruz aslında ben yorumladım kadının ölmesini belki de ölmedi. (bunu da son sayfalardan çıkardım "birazdan yığılıp kalacağım buraya ,ateşim çıkıyor hissediyorum.")
Bilinmeyen bir kadından bilinen bir adama yazılan bu mektup sevgisiz ve sadakatsiz geçen bir ömrü kaleme almış. Yaş küçük, aşk kapıda ve sevdiğin kişi sadece kapı altından bi ayak sesi... R'nin apartmanına bir adam taşınıyor bir gün. Çevredeki herkes taşınan bu adamı yaşlı ve tek yaşayan biri olarak tahmin ediyorlar ,neden bilmiyorum. Sonra bir gün adam geliyor (yazar kimsenin ismini belirtmemiş hep adam ,kadın diyor.) Adamın apartmana geldiği ilk gün R ona aşık olur (yine ilk görüşte bir aşk!!) ve bu aşk gittikçe kuvvetli bir tutkuya dönüşür. Okula gidip gelirken onu gözetler bazen, takip eder ve R henüz 13 yaşındadır. (13 yaşında olmasına rağmen büyük çaba gösterdi bence ) Birkaç kere de karşılaşırlar ama konuşmadan yanında geçer adam. R onun hayatıyla ilgili daha fazla şey öğrenmeye başlar. Artık onun her şeyini biliyordur eve kaçta geldiğini ,şu an ne yaptığını her şeyi... Ve bir gün hiç beklemediğimiz bir anda R'nin annesi evlenmeye karar verir ve bu üvey babası Innsbruck'ta ikamet etmektedir. Viyana'dan ayrılmak zorundadırlar. R bunu duyunca büyük bir hayal kırıklığına düşer, bütün dünyası yerle bir olur ve o anki derin üzüntü nedeniyle onun yanına gidip her şeyi itiraf etmeye karar verir. Kapısına gider zile basar, hepimizin beklediği o an acaba yüzleştiler mi ? Tabi ki de hayır adam evde yoktu o gün. Sonra R onun hayatına