“Tüm yetkilerin merkezîleştirildiği, devlete ve hükûmet yöneticilerine mutlak itaat beklendiği diktatörlükvari yönetim biçimidir.” şeklinde tanımlanan totalitarizmi merkezine alan bu kitap; kahramanlık, aşk, ilişkiler, ölüme dair yaklaşımımız, dil, insanlık tarihi gibi pek çok farklı çerçeveyi içine alıyor. Toplamda yirmi ayrı konu başlığı altında aslında totaliter yaklaşımın hayatımızın nasıl da merkezine işlediğini, bizlerin, toplum yapısının, kimi mesleklerin, henüz çocukken bize aşılanmaya başlayan değerlerle birlikte bu anlayışı nasıl besleyip büyüttüğümüzü yazar okura anlatıyor. Kimi yerlerde, gerçekten nasıl sinmiş ve bir şeyleri kabullenmiş olduğumuzu fark ettim. Kabul edilmiş özgürlüğün bile aslında bize bir dayatma olduğunu, sosyal bir anlaşma ile tercih ettiğimizi anlatıyor. Beni en çok etkileyen şeylerden birisi de, kitabın yaklaşık 40 yıl gibi uzun bir süre önce yazılmış olmasına rağmen, hala kitapta bahsi geçen şeylerin günümüze uyduğunu fark etmek oldu. Bu kitap bugün yazılmış gibi basılsa bence kimse “sanki burada anlatılanlar bizim zamanımıza uymuyor” demez. Özellikle o dönemin teknolojik gelişmelerini de düşününce nasıl nokta atışı yorumlar yapmış olduğunu düşünmek beni etkiledi. Bununla birlikte üstüne düşündüğüm ve etkilendiğim bir diğer konu da, kitapta psikiyatristlerle ilgili olan bölümdü. Bir ruh sağlığı çalışanı olarak bahsettiği şeylerin kimine katılsam da bazı noktalarda radikal bulduğum görüşleri de oldu. Yazarın kendisi de bir psikolog olduğu için yorumlarını özellikle dikkate aldım. Ufuk açan, keyif aldığım bir okuma oldu. Sindirerek ve üstüne düşünerek okunması gereken bir kitap bence.