Türkiye'nin "NATO'nun omurgasını koruma" rolüyle "kendi stratejik özerkliğini genişletme" hedefi arasında kalıcı bir gerilim mevcut. Ankara, Rusya ile ilişkilerini tamamen kesmeden, İran'la belirli kanalları açık tutarken NATO'nun kurumsal bütünlüğünü savunmaya çalışıyor. Bu denge olağanüstü bir diplomatik beceri gerektiriyor ve uzun vadede sürdürülebilirliği sınırlı. Trump "reset" derken gerçekten NATO'yu dönüştürmek mi istiyor, yoksa bu söylem Avrupa'yı savunma harcamalarına zorlamanın bir aracı mı? Eğer ikincisiyse Türkiye bu süreçten en az maliyetle en fazla kazanımı elde edebilecek ülke. Eğer birincisiyse, yani yapısal bir dönüşüm gerçekten masadaysa, Türkiye'nin "NATO'yu tutan el" olmak için talep edeceği bedel çok daha yüksek olacaktır. 19 Haziran'da imzalanması beklenen ABD-İran mutabakat muhtırasının içeriği bu tabloyu doğrudan etkileyecek. Hormuz'un kalıcı açılması ve İran'ın nükleer programının çerçevesi netleşmeden Ankara Zirvesi'nin gündemini tam olarak kestirmek güç.
1000Kitap
başlangıçta yaptığım yanlış tercihler bulunduğum ortamların şekillenmesine bu yanlış şekillenme tanışmamam gereken insanlarla tanışmama bu yanlış tanışmalarla geçen sohbetler boşa geçen yıllarıma bedel oldu
Hayata Dair
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Ben kendi hayatımda bile emanet duruyorum, kimin yanında yerim olsun ki ibrâhim.
Bazen kontrolü dizginleri bırakarak sağlarsın
Mutluluğumu ya da kendime dair bir parçamı paylaştığımda bunu fütursuzca adamışım gibi hissettiren ve bedel ödemem gerektiğini bana öğreten şey neydi?
1000Kitap
Dünyayı uçsuz bucaksız, insanlardan oluşan dalgalı ve hırçın bir deniz olarak gören o yaşlı Bogotalı balıkçının kadim fısıltısını, bir deniz kabuğunu kulağıma dayar gibi zihnimde taşırım hep. Her birimizin, bu zifiri karanlık evrende kendi benzersiz ışığıyla parıldayan birer ateşçikten ibaret olduğunu söylerdi. Kimi sessizce, kendi içine doğru yanarmış içten içe; kiminin alevi öyle zayıfmış ki, esen ilk rüzgarda, hayatın ilk sillesinde savrulup gidermiş. Ama bazı insanlar varmış ki, çılgın birer yangın gibi yanar, yanına yaklaşan herkesi ve her şeyi hiç düşünmeden tutuştururmuş. İşte aşkın, o deli fişek ateşlerin hırçın dalgalar arasında birbirine dokunma, birbirinin alevinden beslenme ve fısıldama biçimi olduğuna inanırım. Ben sadece bu muazzam parıltıyı kıyıdan izleyen ve kayda geçiren bir anlatıcıyım. Okullarda bize zorla ezberletilen, kütüphaneleri dolduran o kalın ve kurşun gibi ağır resmi tarih kitaplarında aşka hiç rastlamayız. Sayfaları çevirdikçe karşımıza hep fetihler, kanla çizilen yapay sınırlar, muzaffer zafer çığlıkları ve göğsü madalyalarla kaplı generallerin kibirli adları çıkar. Sistem, yalnızca gücü, mülkiyeti ve yıkımı kaydetmeyi sever. Oysa yeryüzünün gerçek, kutsal ve gizli haritası o mağrur saraylarda ya da meclis salonlarında değil; gece yarısı kuytu bir sokak lambasının altında, soğuktan titreyen iki insanın birbirine sadece sarılmasıyla, sessizce yeniden çizilir. Ben işte bu haritalanmamış anların, tarihin gözden kaçırdığı o en büyük mucizelerin zamansız şahidiyim. Yıllar önce, Güney Amerika’nın haritalarda bile yer almayan, unutulmuş bir dağ köyünde yaşlı bir yerli kadının toprağı yoğuran çatlak ellerine bakmıştım. Bana dönüp, heybemde ömür boyu taşıyacağım şu cümleyi hediye etmişti: "Savaşlar toprakları parça parça böler oğlum, aşk ise
sadettin ökten, “boykot demeyin, müstağni kalıyorum deyin” diyor. sözün zarafetine diyecek yok ama bence olayı o kadar romantikleştirmeye de gerek yok. çünkü her zaman “zaten ihtiyacım yok” diyebileceğimiz şeylerden bahsetmiyoruz. kimi zaman severek kullandığımız bir içecekten, kimi zaman alıştığımız bir temizlik ürününden, kimi zaman da kalitesini beğendiğimiz bir markadan vazgeçiyoruz. yani mesele , ihtiyacımız olmayan bir şeyi hayatımızdan çıkarmak değil; ihtiyacımız olduğu hâlde bilinçli olarak almamayı tercih etmek. bana kalırsa asıl kıymet de burada. çünkü insanın duruşu, işine gelen yerde değil ; bedel ödediği yerde belli oluyor. daha pahalısını almak zorunda kalıyorsun, bazen daha düşük kaliteye razı oluyorsun, bazen de yıllardır alıştığın şeylerden vazgeçiyorsun. kolay değil. ama zaten fedakârlığın bir anlamı varsa, biraz da can yakmasındandır. “müstağni kalıyorum” demek kulağa hoş geliyor ama ben “ihtiyacım var ama almayacağım” cümlesini daha sahici buluyorum. çünkü irade, ihtiyacın olmayan şeyi terk etmekte değil; ihtiyacın olduğu hâlde elinin gittiği şeyi geri çekebilmektedir. o yüzden meseleyi süslü kavramlarla anlatmaktan çok, olduğu gibi görmek lazım. vazgeçiyoruz, eksikliğini hissediyoruz, bazen zorlanıyoruz ama yine de almıyoruz. çünkü bazı tercihler konforla değil, vicdanla verilir. bu yüzden, zor da olsa, boykota devam etmek gerekiyor.
Duygu ve Düşünce