Üstelik hemen herkes Parti’nin yutturmak istediği yalanı kabul etti mi –bütün arşivler aynı masalı söyledi mi– o yalan tarihe geçip gerçeğe dönüşüyordu. Parti öğretisi olarak “Geçmişe hükmeden, geleceğe hükmeder.” deniliyordu; “Ana hükmeden geçmiş geçmişe hükmeder.” (Bununla birlikte, gerçek değiştirilmiş olsa da geçmiş asla değişmiş değildi.) Şimdi gerçek olan, ezelden ebede kadar gerçekti.
O anda benliğini kaplayan, kızın elbisesini o şekilde fırlatışı karşısında duyduğu hayranlıktı. Büyük Ağabey’i, Parti’yi, Düşünce Polisi’ni, hepsini bir tek muhteşem hareketle bir hiç haline getirebilirmişcesine, zarifliği ve umursamazlığı ile bütün bir kültürü, bütün bir düşünce sistemini yok eder gibiydi. Bu bile eski zamana özgü bir davranıştı.
Annesinin hatırası içini parçalıyordu. Çünkü Winston, sevgisine karşılık veremeyecek kadar küçük ve bencil iken, annesi onu severek ölmüştü. Çünkü gizemli ve değişmez bir vefa anlayışı uğruna, nasıl yaptıysa –şimdi ne olduğunu hatırlamıyordu– kendini onun için feda etmişti. Artık bu türlü şeyler bugün olamıyordu, bunu görüyordu. Bugün korku vardı, nefret vardı, acı vardı. Fakat güçlü bir şekilde duyulan hislerin hiçbir etkisi yoktu. Derin ya da yüreği burkan endişeler yoktu.
Hiçbir zaman kimsenin duyamayacağı gerçeği dile getiren yapayalnız bir hayaletti o. Ama bunu dile getirdiği sürece, süreklilik, sebebi belirsiz şekilde aksamadan devam ediyordu. İnsanlık mirasını, amaç gözeterek değil, sağduyulu kalarak sürdürebiliyordunuz.