"Kontrol etmek ve destek olmayı birbirine karıştıranlar olabilir. Birine destek olduğumuzda, o kişinin ihtiyacına ve arzusuna göre hareket ederiz, o kişi bize yaslanır. Birini kontrol ettiğimizde ise süreçte her ne kadar fedakarlık ve 'iyi niyet' olsa da manipülasyon, ittirme ve bencillik vardır. Onun yerine, ona neyin iyi geleceğini biz seçeriz. Destek alan bir kişi rahatlar, sakinleşir ve enerji toplarken kontrol edilen bir kişi enerjisini kaybeder, pasif agresif savunmalar (erteleme gibi) gösterebilir. Kontrol edilen kişi, kendisini ötekinin iyi niyetine karşılık veremediği için suçlu hissedebilir. Öfkesi birikir."
Disiplinli olmak yerine prensipli olmayı öneriyorum ve prensipli olmayı kişinin kendi içine doğru olduğuna inandığı şeye uygun şekilde davranışını düzenleyebilme kapasitesi olarak tanımlıyorum.
"İtaat etmek çocuğa hemen ödül getirir," der Winnicott; "Yetişkinler de itaati büyümekle karıştırırlar kolaylıkla. Halbuki itaat, çocuğun en büyük ahlaksızlığıdır." Ahlakımız, kendimize ihanet ederek, yani kendimize rağmen anne-babaya ya da iç anne-babaya, dıştaki bir otorite figürüne uyarız.
Beden zekası, hafife alınabilecek bir şey değil. Örneğin hastalandığımızda iştahımız kesiliyorsa bu, bedenin enerjisini sindirime değil iyileşmeye odaklamak istemesinden. Beden ne yaptığını gayet iyi bilirken bizim kendimize ya da çocuğumuza "Canın istemese de yemeye çalış. Kendini zorla." dememiz, kendimizi/bedenimizi dinlemeyi öğrenmemiş olmamızdan ve bize öğretileni kendimizden/bedenimizden daha zeki sanmamız dair o meşum yanılgıdan. Küçükken yanlış besinlerle karşılaşmayan çocuk, sonra bunları canı ister hale gelmiyor. Dünyadaki yanlışları normalleştirdiğimiz için çocuğun doğasını bozuyoruz. Yemek, uyku gibi çocuğun bilerek doğduğu ihtiyaçları için de geçerli bu, çocuk beyin gelişiminin doğası gereği sürekli oyun oynamak, masa örtülerine dokunmak, koltuklarda zıplamak isterken bizim onu sözüm ona eğitmek üzere engellememiz için de.
Normal şartlar altında, bize hangi yiyeceğin iyi, hangisinin kötü geldiğini bedensel zeka ve sezgimizle biliyoruz. Herhangi bir yiyeceği tercih etmeyen çocuk "Ama bunu yemesi onun için faydalı." düşüncesiyle zorlanmamalı ve eleştirilmemeli bu nedenle.
Eğer kişiler utanma ve suçluluk hissetmeselerdi başkalarını suçlayarak rahatlama yoluna gitmeyeceklerdi. Suçlama, kişinin kendisine olan nefretini dışsallaştırma görevini görüyor. Terry Eagleton'ın Kötülük Üzerine Bir Deneme kitabında da anlattığı gibi, toplum mekanizması günah keçilerini cezalandırmak, işlevsiz hale getirmek, onlar devreden çıkarılınca kendisine yeni günah keçileri bulmak üzere işliyor. Bu durum, kişilerin kendilerini arınmış hissetmesini sağlamakta.
'Başkasına' yıkıcı olmadığımızda kendimize karşı yıkıcı oluyoruz utanç ve suçluluk nedeniyle.
Gelişim psikoloğu ve psikanalist Erik Erikson, Çocukluk ve Toplum kitabında "Bir insanı çok utandırmak kurallara içten şekilde uymasına değil, kimsenin görmeyeceği şekilde paçayı kurtarmaya dair gizli bir niyete neden olur, eğer küstah bir utanmazlıkla sonuçlanmıyorsa." demişti ki 'utanmazlık', utanma hissinin yıkıcılığına karşı kendimizi koruma altına almamızla, yani savunma mekanizmamızla ilgili.
Klinik psikolog arkadaşım Dr. İlke Kadıoğlu Sienkiewicz kişisel bir sohbetimizde utancın övülmesini eleştirirken, kişilerin utancı vicdan ile karıştırdığını söylemişti. Ne kadar güzel bir ayrım... Vicdan, gücümüzü ve irademizi duyduğumuz bir durum. Utanç ise kendi gücümüzü ve irademizi bizden çalan bir öz-kısıtlama. İyi olanı vicdanımızla seçmek mümkünken utanma nedeniyle kötüden kaçınmamız övülmemeli. Utanç, ilişkisel bir duygu. İlk sosyal duygu olarak tanımlanıyor. Hiç kimsenin olmadığı yerde de kötüden kaçınmak oysa meziyet. Utanmamızı isteyen kişi, 'o kişiden' ve/veya 'başkalarından' utanmamızı istiyor. Onlar önünde eğilmemizi. Bu, davranışlarımızdan pişman olmak demek değil. Onu irademizle değiştirmeye karar vermek değil. Utanmak, vicdanımızla, tek başımıza hissettiğimiz bir şey değil.
Şu güzel Güney Amerika