Hiçbir olayı yoktu sonuna kadar okuyamadım bile, karakterler çok sıkıcıydı. Belli bir konusu yoktu boşuna zaman kaybetmeyin. Tamamen tropelar üstüne kurmaya çalışılmış ama onu da pek becerememiş yazar.
Nasıl ki aydınlık, karanlıktan ne ölçüde nûrluysa, Bâtın da aydınlıktan aynı ölçüde nûrluydu. Bâtın, bilinemeyen ve görülemeyen olmaktan çok, bilinmemesi ve görülmemesi gerekendi.
kardeşin Eflatun, yegah perdesinde karar etti ve Yaradan'la, yegahta yekvücut oldu. O anda 'Ene'l Hakk' demeye bile gerek duymadı. Yaradan o ve o da Yaradan olduğu için, ona secde etmek Yaradan'a secde etmek olacağından, kardeşinin ayaklarına kapandım. Neyinden yegah sesini belki üç dakika üfledi. Bu kadar uzun üflemesinin sebebi, nefesinin ciğerlerinden değil, belki kalbinden gelmesi idi. Sonra neyi elinden bıraktı. O günden sonra, aldığı nefesi üflemek için bir neye ihtiyaç duymadı.
Ve sessizliği sessizce dinleyenlerden oldu.
"Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!"
Şakirtleri denileni yaparken Zahir, "Susma vakti geldi," dedi. "Şimdi, sevgiyle tokuşturulan kadehlerin tınlamasını, dost bildiğimiz insanlarla yaptığımız sohbetleri, altun paraların şıngırtısını, bir güzelin şûh kahkahasını, mal yüklü ticaret gemilerinin yelkenlerini şişiren rüzgârın uğultusunu, ilim öğrenmek için okuduğumuz kitapların sayfa hışırtılarını ve hattâ, ölümsüzlüğün sırrı olan âb-ı hayat'ın şırıltısını unutalım ve burnumuza üflenen nefesi, vakti gelince aldığı- mız gibi, tertemiz bir nağme olarak sessizce teslim etmeye hazır olalım. Öyleyse hep birlikte susalım ve artık O'nun sesini dinleyelim."