Geldiğim yerin önemi yok. Gideceğim yere gidince bakarız. Şu an ağaçlar, şu an serinlik, şu an canım ne içmek isterdi gerçekten, şu an orada olan bitenin içinde, o sahnede yer almak, o çocuğun gözlerine bakmak.
…
Çoğumuzun ‘orada ama yok değil’ olduğumuz zamanlarda yaşıyoruz. Bazen mesaj yazan birine konuşuyoruz, bazen telefonunda gezen birisinin bize bakmasını isteyip vaz geçip, biz de telefonun çukuruna atlıyoruz. Tavşanın peşinden ağacın kovuğuna atlayan meraklı Alice gibi. Telefona bakmayı bana bakmaya tercih ediyorsa, daha güzel bir yerde, ki zaten ben de pek enteresan değilim. Ben de hemen baktığı yere gideyim.
… Yetmiş seksen yaşındakilerde görüyorum bu tüy gibi konabilme becerisini. Evinizde o yaşlarda biri varsa anlarsınız, zamanın kıymetini bilirler. Koşturmanın orayı kaçırmak olduğunu, üstünkörü anların ömrü çarçur ettiğini bilirler. Sakindirler, kontrol etmezler, sabırsızlanmazlar, huzursuz etmezler, planlar yapmazlar, torunlarının saçını okşamaya verilecek iki dakikayı altın zaman sayarlar. Zamanları samandan altına dönüşmüştür çoktan. Masal kahramanıdırlar artık.
Olduğun yere tüy gibi inebilmek için, aceleden vaz geçmek gerekir ki zor, çünkü şu an hayat megafondan bağırıyor ‘çabuk! kaçırıyorsun!’ diye.
‘Kaçırıyorum zaten. Bilerek kaçırıyorum ben. Burada başka bir şey buldum, oraya gelmiyorum’ diyemiyoruz. ‘Ha, öyle mi dur geliyorum’ diyoruz. Sürekli bir yere çağırılan insanların yorgunluğunda, dinginliğe aş eriyoruz. Onu da telefonda arıyoruz. Bulamıyoruz.
Bir şey taşımadan oraya gelip, bir şey taşımadan eve dönmek. Ve arada olan biteni sinema gibi izlemek. Patlamış mısır yiyerek, gülerek ağlayarak düşünerek bularak, merak ederek ve yanımdakinin elini tutarak, dediğini duyarak.
Hafif olmak, konup durmak kafa işi. Bir düşünme biçimi. Kalbin ferahlığı.