Açıkçası bu kitaptan gerçekten de yüksek bir beklentim vardı ve bunun en büyük sebebi de Damla'nın (samimiokur) bu kitabı çok beğenmiş olmasıydı.
Maalesef pek de düşündüğüm gibi çıkmadı. Belki ilerleyen sayfalarda daha ilgi çekici oluyordur ancak sabredemeyeceğime karar verdim.
Yarım bırakmama sebep olan şeylerden bahsedeceğim, belki birileri için yararlı olur.
Dikkatimi çeken ilk şey yazarın anlatımıydı. Cümleleri genellikle "şu olduğunda bu oldu" şeklinde kurmuş. Daha anlaşılır olması için birkaç örnek:
1. Çatık bakışlarım onu bulduğunda ürperdim.
2. Karşısında aptal gibi durduğumu anlayıp, kendime öfkelendiğimde elimdeki kalemi tezgahın üzerine bırakıp başımı dikleştirdim.
3. Duyduklarımla dudaklarım aralandığında nefesim kesildi.
Yazar bence "ve" kelimesinden nefret ediyor. Bu tarzda kurduğu cümlelerin çoğunda "ve" kullanmış olsaydı çok daha akıcı ve güzel bir anlatım yakalayabilirdi diye düşünüyorum, en azından benim için. Tercih ettiği anlatım beni rahatsız etti, çok gereksiz buldum ve bazı noktalarda anlam da bozulmuştu. Bir örnek:
Kaşlarım çatılıp alnımın ortasında ince bir çizginin oluşmasına neden olduğunda, parmaklarımın arasında duran zarfın maksadını çözemedim.
Kaşların çatıldığı için mi zarfın maksadını çözemedin yoksa zarfın maksadını çözemediğin için mi kaşların çatıldı? Mantıkken ikinci seçeneğin olması gerekiyor, öyleyse burada cümlelerin sırası yanlış.
Sonrasında her şeyin renginden bahsedilmesi var. Bordo kadife kumaş, çizim defterinin kırmızı kapağı, giydikleri her bir kıyafet, Berna ablanın yeşil kazağı, Ekrem amcanın kahverengi gözleri... Karşımıza çıkan neredeyse herkesin göz ve saç rengini biliyoruz. Bazen de aynı şeyin renginden birden fazla kere bahsediliyordu. Feray her tayt giydiğinde taytın renginin siyah olduğundan
Algernon'a Çiçekler, zihinsel engelli olan Charlie Gordon'un zeki bir insana dönüşmek uğruna yaşadıklarını anlatıyor bizlere. Geçirdiği ameliyatın tüm tehlikeleri ve bilinmezliklerine rağmen "normal bir insan" olabileceğinin düşüncesi hemen ikna ediyor onu. Çocukluğunun puslu hatıraları ameliyat sonrasında yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Bugünkü davranışlarının nedenlerini, normal algıladığı davranışların aslında nasıl olduğunu, çevresindekilerin gerçek yüzlerini görmeye başlıyor. Dünyadaki en zeki insan olmaya yaklaşmışken zeki olmadan önceki haliyle insanların onu daha çok sevdiğini düşünmeye başlıyor. Sanki zekası arttıkça sevdiği insanlarla arasına kilometrelerce mesafe giriyor. Kitap da tam bu noktada insanın aklına şu soruyu getiriyor: İnsan gerçekten anlaşılmadığı yerde mi yalnızlaşır, yoksa fazla şey görmeye başladığında mı?
Charlie’nin değişimi boyunca en etkileyici şeylerden biri de günlüklerinin diliydi bence. Kitabın başında yazım hatalarıyla dolu, çocukça görünen cümleler zamanla karmaşık düşüncelerle dolmaya başlıyor. Öğrenmesi gereken şeylerin çokluğu onu heyecanlandırırken geçirdiği değişimin boyutu da heyecanını artırıyor. Ama bu değişim yalnızca zekânın gelişimini değil, Charlie’nin kaybettiği saflığı da hissettiriyor. Başlarda dünyaya daha basit ama daha sıcak bir yerden bakarken, zamanla her şeyin ağırlığını fark etmeye başlıyor.
Ayrıca deney hayvanı olan ve kendisiyle aynı yollardan geçen fare Algernon'u her gün gözlemlemeye çalışıyor. Başlarda zekasıyla kendine bir rakip olarak gördüğü bu fare, zamanla onun için bir yoldaş oluyor. Belki de onu kaybettiğinde bir parçasını kaybetmiş gibi hissetmesinin bir nedeni de onda kendisini, kendi geleceğini görüyor olmasıydı. Başına gelecekleri onda gözlemledikçe geldiği zeka düzeyiyle yapabilecekleri ve
Bu kitabı okurken içimde bir şeyin çıt diye kırılıverdiğini hissettim. Sanki bir kandırmacadan yaşamın gerçeklerine uyanıvermişim gibi geldi. Bir edebi eser okuyucuda sayısız farklılıkta duygu uyandırabilir. Bu hikayenin benim aynamdaki yansıması ise kahramanın yaşadığı kazadan sonra kaybettiği yüzü kadar ürperticiydi.
Yazabilmek bir marifettir, hatta okuyabilmekte. İlki yetenek ister, ikincisi de sabır. Yani herkesin harcı değildir okumak da yazmak da. Bu sebeple her ikisini de yapabildiğim için kendimle övünür, bu kümeye ait insanlar olarak ayrıcalıklı olduğumuza inanırdım. Ama insan edebiyata öylesine düz yolda giderken rastlamazdı ki. Kırılan yerden yeşerirdi edebiyat. Acının, özlemin, yitik duyguların omuzlarında yükselirdi. Işık gibiydi evet, ama yalnızca zifiri karanlıkta anlamlıydı; dosttu, bu yüzden yalnızlıkta değerliydi. Okuyorsan çaresizdin, yazıyorsan yaralıydın. Boğulmuyorken çırpınmazdın, düşmüyorken tutunacak dal aramazdın. Dostoyevski Çar’ın idam mangasının önünde ölümle yüz yüze gelmeseydi, ne Raskolnikov’dan haberimiz olacaktı, ne de Ölüler evinden. Kafka babası tarafından değer görseydi, ölümünden sonra dahi olsa kırılgan duygularına tanıklık edemeyecektik. Savaşlar, sürgünler, politik kavgalar olmasa duyar mıydık Sandor Marai’lerin Milan Kundera’ların adlarını. Romanın daha ilk bir kaç sayfası beni can evimden vururken bunları düşündüm.Ve kendime şu soruyu sordum; “ Hayatın debdebesinden, acılarımızdan kacarken, ama okuyarak ama yazarak, edebiyata sığınan bizler hakikaten ayrıcalıklı kesim miydik?”
Sorunun cevabını vermeden önce kitabı inceleyelim.
Yazarın kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı bir roman Almodovar Teoremi. Kahramanımız Antoni Matematik bölümünden başarı ile mezun olduktan sonra kız arkadaşı ile birlikte mezuniyet
Akgün Akova ile tanıştığım ilk kitap. Şiir kitabı çok okuyan biri değilim. Evde ki kitapların arasından elime geçti, hadi bunu da okuyayım dedim. Tıpkı karışık kuruyemiş yerken fındık, badem, kajun vs arasında elimize gelen sarı leblebi gibi bir şeydi. Tamamen o motivasyonla okudum..
İncelemeye geçelim:
Kitap bence daha çok yazarın adına şiir dediği ama gerçekte bastırılmış seks dürtüleri üzerine kitabımsı bir şey. Sütyenler,kilotlar, sevişmeler hava da uçuşuyor. Yazılan şeyleri normal herhangi bir kadına yazsanız direkt sapık yaftası vurur engeller. Fakat işin içine edebiyat girince (her anlamda) atış serbest oluyor galiba :D Bu konuda hassasiyeti olan kişilerin dikkat etmesi gerekir. Ha ben terbiyesiz ve hassasiyeti olmayan bir adam olduğum için zevkle okudum. :D
Uzun zamandır çıkmasını beklediğim bir kitaptı ve sonunda elimde ve okudum. Hem de bir otobüs yolculuğunda. Beni de şaşırtıyor bu durum ama öncelikle kapağına aşık oldum ve içindeki çizimler yok mu? Sanat eserleri resmen. Gelelim içine. Normal kitap sanatına aykırı olduğunu bildiğimiz bir kitap olduğunu en başından söylediği için o şekilde ilerliyor. Şiir değil, düz yazı değil. Birilerinin parçalara ayrılmış ve hatırlamak için zorladığı anıları ya da yazarın kendi hayatı ya da ikiside. Karar sizin. Sonuçta yazılıp bize geldikten sonra karar bizim oluyor değil mi? Kitabın içindeki bir cadının canı sıkılmış kısmına bayıldım. Bazen tanrı biz mıydık diye bir sorguladım, belki de Sezgindi, kim bilir değil mi Hatice? Hâlâ arıyorsun galiba, bence bitmeyecek gibi. Şimdiden üçüncü kitap nerede diyelim mi? Gerek yok bence. Okuması çok güzeldi. Tanrının kısımlarına bayıldım, sonrasında Hatice'nin işin içine girmesi de çok eğlenceliydi. Sonu tahmin ettiğim gibi olmadı. En azından Medida'nın sonunu çözmüş olduk değil mi? Bu bir mutlu son sonuçta. Aksini iddia eden kitabı oluşmamıştır.
Dipnot: üçüncü kitabı daha erken çıkarabilir miyiz lütfen? :D
İnceleme spoilersız bu aradaa.
Merhabalarr!! Uzun zamandır inceleme yapmıyordum ve düşündüm ki neden en sevdiğim serinin en sevdiğim kitabına inceleme yapmıyorum??
Kitabın konusu kısaca şöyle: harry hogwarts'taki 4. yılına başlıyor. Ama okulda bu sene farklı bir şeyler yaşanıyor. Hogwarts, yıllardır yapılmayan bir turnuvaya ev sahipliği yapıyor ve harry de istememesine rağmen kendini turnuvanın içinde buluyor tabii bazı gizemli olaylar, görevler, dersler derken kitap böyle devam ediyor.
Bana göre serinin dönüm noktası, evrenin derinleştiği ve harry potter'ın artık çocuklar için olmadığını iliklerimize kadar hissettiren bir kitaptı. İlk okuduğunuz andan itibaren karanlık bir atmosfere sahip olacağının sinyallerini veriyor ve diğer kitaplardan farklı olduğunu hemen anlıyorsunuz. Sonunda yaşanan olay da cabası. Artık karakterlerimiz bildiğimiz o masum, küçük karakterler değil. Tramvaları olan, olacak karakterler. İlk üç kitaptaki o cıvıl cıvıllık gitmiş yerini korku, gerginlik almıştı. felsefe taşı ile ateş kadehinin hem yazım hem de atmosfer olarak bu kadar farklı ve başarılı bir şekilde yazılması tamamen rowling'in kaleminin de çok iyi yönde değişmesi. (Senden nefret ediyorum bu arada). Karakterlerimiz de kitabın sonunda zaten artık eskisi gibi olamayacaklarının, bir şeylerin artık çok değişeceğinin farkındalar ve bu da serinin gidişatının bambaşka bir yere gideceğinin kanıtı bence.
Yeni karakterlerimizden de biraz bahsedeyim. Bence bu kitabın en büyük artısı yan karakterlerin de olaya çok dahil olması ve öylesine 'karakter çokluğu' olsun diye de yazılmamaları. Ludo, winky, moody, barth crouch hepsinin çok iyi arka plan hikayeleri vardı.
Kitabı 1,5 yıl önce okuduğumdan dolayı barty'nin hikayesi tamamen aklımdan silinmiş bu yüzden o kısımları soluksuz okudum. Gerçi