Merhaba kitap dostları yeni haftada yeni kitap yorumu ile sizlerleyim
Kitabımız, her biri kendi öyküsünün baş karakteri olan kadınların yaşanmışlıklarını anlatıyor. Üstelik bu öyküleri okurken biz yazarından dediği gibi bir fotoğraf karesine bakar gibiyiz. Üstelik bu karelere bakarken de -acaba ne düşünüyordu, ya da kalbinden neler geçiyordu, hangi duyguları yansıtamadı veya dile dökemedi- sorularının karşılığını alıyoruz. Öyküler öyle güzel, öyle içten ve sıcacık yazılmış ki, okurken insan kendinden bir parçayı ya da yaşanmışlıklarından bir anıyı mutlaka gözünde canlandırıyor. Sayfaları çevirdikçe tanıdık hisler ve duygular gelip omzumuza konuyorlar.
Her biri başka yerlerde başka öykülerde yer alsalarda aslında çok tanıdık aslında çok bizdenler. Bir bakıyoruz bir ilişkinin içerisindeyiz, bir bakıyoruz aile bağları ile mücadeledeyiz ama kitap boyunca yüreğimizi ısıtan satırlar zaman zaman bizi derin düşüncelere de sevk ediyor. Yazarın kalemi öyle güzel öyle akıcı ki birkaç satır daha uzun olsaydı biraz daha devam etseydi kesinlikle okurdum hissini çok iyi bir şekilde yansıtıyor.
Karakterlerin çıkmazlarını okurken ister istemez empati yapıyoruz. Ben olsam ne yapardım ya da ne düşünürdüm sorusunu tüm öykülerde sordurmayı başarıyor yazar. Bence öykülerin bu kadar iyi hissettirmesi de tüm bu durumların bir araya gelmesinden. Ben kitabı çok sevdim özellikle kadın öyküleri de olması daha da bir hoşuma gitti şöyle yorucu dönemler ve ağır kitaplar sonrası Sımsıcak bir mola için kesinlikle tavsiye ederim okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar olsun
Bazen yalnızlık herşeyi öyle seyreltir ki, duru bir bakışla görüp seçiverir insan kendine benzeyeni. Sonra ona sarılır ve bir daha bırakmak istemez. Bence o masada bize olan buydu.
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde hikâye sona ermez; insanın içinde yaşamaya devam eder. Algernon’a Çiçekler tam olarak böyle bir kitaptı benim için.
Charlie Gordon’un zekâ yolculuğunu okurken aslında insan olmanın ne demek olduğunu sorguluyorsunuz. Zekânın, mutluluğun ve yalnızlığın birbirine ne kadar bağlı olduğunu öyle derinden hissettiriyor ki… Kitap ilerledikçe Charlie’nin değişimi sadece onun değil, okuyucunun da dönüşümüne dönüşüyor.
En çok da şu düşünce çarptı beni: İnsanları gerçekten değerli yapan şey yalnızca zekâ mı? Yoksa sevilmek, anlaşılmak ve birine ait hissedebilmek mi?
Daniel Keyes’in dili sade ama etkisi çok güçlü. Özellikle Charlie’nin raporlarındaki değişimi görmek, karakterin zihninin içinde yürüyormuş hissi veriyor. Sonlara doğru ise insanın boğazına düğümlenen o hüzün uzun süre geçmiyor.
Bence bu kitap sadece okunmuyor, hissediliyor.
Ve bazı satırlar insanın kalbinde sessizce kalıyor.
“Lütfen Algernon’a arka bahçede biraz çiçek bırakın…”
Nasıl bittiğini hiç anlayamadığım bir kitap... İnsanı öyle bir içine çekiyor ki sayfaları nasıl çevirdiğinizi fark etmiyorsunuz. Uzun bir kitap olmasına rağmen insanı hiç sıkmıyor. Kitabı bitirdikten sonra dizisini de izleyeyim demiştim ama izleyemedim. Kitapların diziye veya filme uyarlanmasını çok sevmem. Çünkü önüme hali hazırda kurgulanmış bir dünya değil , kafamda benim tasarladığım bir dünya isterim. Diziyle kitabın da çok bir alakası yoktu bence. Hele Selim miydi neydi bir karakter vardı. Diziyi yarıda bırakma sebebim o adamdır. Durmadan Feride'ye kötülük yapmaya çalışıyordu. O sahneleri izledikçe çok geriliyordum. Sırf bu gereksiz gerginlik yüzünden izlememiştim diziyi. İyi ki de izlememişim. Hatırımda dizinin değil kitabın kalmasına çok memnunum. Bir de şunun fark ettim : Ben yalnız insanların hikayesini okumayı seviyorum. Feride'nin yanında ne kadar teyzesi olsa da yalnız bir çocuk o. Ne bir kardeşi ne de anne babası var. Hayatta çöpsüz üzüm olanların hikayesini okumak içimi burksa da okumayı seviyorum.
Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sını her düşündüğümde Tolstoy un zekasına saygı duyuyorum.Çünkü XIX. yüzyıl Rus toplumunun bir portresini değil, insan ruhunun en kuytu köşelerini aynada görüyormuş gibi