Dostlar, elimizde satranç var ama taşlar tahtada değil; zihnin en karanlık köşelerinde dizili.
Stefan Zweig’in “Satranç”ı, aslında satranç kitabı değil, ama satranç bahanesiyle insan ruhunun çatırdayan merdivenlerini tek tek iniyor. Satranç oynanıyor mu? Evet. Ama burada açılışlar değil, kapanışlar daha önemli. Vezir filan değil mevzu, insanın kendi aklıyla oynadığı o sessiz ama gürültülü oyun.
Konuya bir bakalım, ama spoiler yok söz!
Bir gemide geçiyor hikâye. Düşünün: okyanusun ortasında, kibar insanlar, beyaz masa örtüleri, çatal bıçak takımı bile senkron nefes alıyor. Derken, aralarına bir dünya satranç şampiyonu karışıyor – Mirko Czentovic. Kendisi tam bir “ben zekiyim ama bunu göstermek istemiyorum” örneği. Yalnız dikkat: göstermek istememesi tevazudan değil, çünkü çocukken zekâyla pek tanışmamış. Hani IQ testi yapsalar, test “Ben gidiyorum.” deyip masayı terk eder.
Bu zat-ı şahane karşısında ise, yıllar boyunca Nazi hücresinde tek başına kalan, sadece bir satranç kitabıyla hayatta kalmış, ruhu lime lime olmuş bir adam var. Adını bilmiyoruz, kimliğini tam çözemiyoruz ama içindeki çığlığı duyuyoruz. Satranç onun için sadece bir oyun değil; akıl sağlığı, kaçış, tutunacak son dal.
Zweig burada ne yapıyor biliyor musunuz?
Bir avuç satranç taşını, psikolojik bir gerilim filmine dönüştürüyor. Ama Hitchcock kıskanmasın, çünkü bu gerilim çok sessiz ilerliyor. Bir taş oynuyorlar, bir cümle kuruyor Zweig ve sen “off” diyorsun, “ben ne okudum az önce?” Kitap kısa ama o ağırlıkla, senin ruhunda fil açılışı gibi yayılıyor.
Peki, satranç bilmeyen biri okuyabilir mi?
Şöyle söyleyeyim: Satranç bilmiyorsan, Zweig seni yine alıyor. Çünkü burada mat edilen bir şah değil; gurur, zihin, geçmiş, hatta insanlık. Oyunu anlamasan da kaybeden ruhu hissediyorsun. Ama satranç