F. Scott Fitzgerald’ın "Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi" kitabını elime aldığımda, aslında çoğumuz gibi benim de aklımda Brad Pitt’in oynadığı o meşhur sinema filmi vardı. Ancak kitabı bitirdiğimde anladım ki, karşımızda filmden çok daha farklı, çok daha hiciv dolu ve sarsıcı bir edebi metin var.
Film bize oldukça epik, romantik ve dramatik bir aşk hikayesi sunmuştu. Ama kitabı okurken fark ettim ki Fitzgerald, bu hikayeyi aslında 19. yüzyıl sonu Amerikan toplumunun o şekilci, tabularla dolu yapısıyla dalga geçmek için bir araç olarak kullanmış.
Düşünsenize; 70 yaşında, ak sakallı bir ihtiyar olarak doğan bir bebek var ve babasının en büyük derdi "El alem ne der?" korkusu. Adam, sırf toplum yadırgamasın diye koskoca yaşlı adama çıngırak sallatıyor, ona bebek maması yedirmeye çalışıyor. Kitabın ilk yarısındaki bu absürtlük beni hem çok güldürdü hem de insanın "uyum sağlama" çılgınlığı üzerine derin derin düşündürdü.
Kitap ilerledikçe eğlenceli ton yerini müthiş bir melankoliye bırakıyor. Benjamin yaşlandıkça gençleşiyor; hayatın tadını çıkarıyor, savaşa katılıyor, aşık oluyor, iş kuruyor. Ama zamanın herkes için ileriye, onun için geriye akması muazzam bir yalnızlığı beraberinde getiriyor.
Beni bir okur olarak en çok vuran kısım, Benjamin’in karısı Hildegarde ile olan ilişkisiydi. Benjamin gençleştikçe karısı yaşlanıyor ve bir süre sonra Benjamin, karısını "yaşlı ve sıkıcı" bulmaya başlıyor. Buradaki dürüstlük can acıtıcıydı. Fitzgerald, insanın doğasındaki o bencilce kusurları hiç saklamadan yüzümüze vuruyor.
Kitabın son sayfaları, bir okur olarak boğazımda bir yumru bıraktı diyebilirim. Benjamin, herkesin "en tecrübeli ve bilge" olduğu yaş sınırına geldiğinde, fiziksel olarak bir çocuk, hatta en sonunda bir bebek haline geliyor. Gençleştikçe anılarını,