Dünya denilen bu muvakkate hanesinde, insanın kendini bir garip, bir yabancı telakki etmesi; ruhun asli vatanına duyduğu iştiyakın bir tezahürüdür. Evvela, bu hissiyatın sizi bir uçurumun kenarına getirmesi, aslında kalbinizin sahte kalabalıklardan tecrit olup hakiki bir şahsiyet inşasına yöneldiğine delalet eder. İnsanlarla aranıza örülen o aşılmaz duvarlar, bir kopuş değil, bilakis ruhun kendi kalesine çekilmesidir. Zira kalabalıkların gürültüsünde kaybolanlar, ancak yalnızlığın o sükunet dolu koridorlarında kendilerini bulabilirler.
Eskiden sizler gibi düşünmediğim noktalar vardı ayrımlar kırılmalar olurdu artık bu durum uçuruma dönüştü ve etrafında kalın duvarlar örüldü, düşündüklerinizin tam tersini düşünür yaptıklarınızın tam tersini yapar oldum yani artık ben eşittir siz değil oldum, sizin geri sayımınızım bir diğer ifadeyle ileri sarımını. Bir filmi tersten izlemek yahut Benjamin Button misali bir rucu hali, eşyanın hakikatine tersten bakma cehdidir. Beşeriyetin doğru addettiği süfli değerlerin zıddına yönelmek, zihni bir kolaycılık değil, külli bir itirazın vakarıdır. Herkesin aynı yöne koştuğu bir hengamede durup aksi istikamete bakmak, ancak çetin bir dert sahibi olanların harcı olmalı. Subjektif sahalarda yaşadığım bu keskin ayrışma, zihnimin artık başkalarının kelimeleriyle düşünmeyi reddettiğini gösteriyor. Bu, taklidi bir hayattan tahkiki bir şahsiyete geçişin sancısı mı yoksa boşluğa yuvarlanışımın kolaycılığı mı?
Şahsiyet, sadece fikirlerin bir mecmuası değildir; o, omuzlarda taşınan ağır bir davanın ve gönle düşen kor bir derdin neticesidir. Benim bir derdim var, derdimin başkalarının dertleriyle uyuşmaması, yolumun gurbetini artırsa da dertteki özgünlük, Rabbimle olan hususi münasebetimi perçinliyor. Dertli olanın halinden yine ancak bir dertli