Bu akşam gökyüzünde yıldız falan yok, sadece hatıralar var. Masamın bir köşesinde mahzun bir çocuk gibi duran Rüveyda’ya çarptı gözlerim. Hanii bazı kitaplar vardır kapağına dokunmak bile eski bir yarayı sızlatır ya, Nurullah Genç benim için tam da o yaranın kendisi. Nurullah Hoca bu kitapta sanki şairlik yapmamış da, oturmuş bizim kimselere diyemediğimiz feryatlarımızı birer birer temize çekmiş. Rüveyda ismi geçince içimde bir şeyler cızz ediyor.. Sahiden, kim bu Rüveyda?! Ulaşamadığımız hayallerimiz mi, yoksa hep eksik kalan yanımız mı?! Daha ilk sayfalarda kalbimi orta yerinden yakalayan o dize çıktı karşıma.
Sana bir bakış borcum vardı Rüveyda bir bakış ki, bin yıl sürsün isterdim.
Ah be hocam.. Bin yıl sürecek bir bakışın yükünü hangi yürek taşıyabilir? Şimdiki o gelgeç sevdaları, o daldan dala konan gönülleri düşününce insan bu sadakatin önünde diz çökmek istiyor. Bir bakışa bin yılını feda etmek.. İşte sevda dediğin tam da böyle bir delilik değil mi?! Sayfaları çevirirken ellerim titriyor bazen. Çünkü biliyorum ki bir yerlerde yine o meşhur teslimiyet çıkacak karşıma.
Ve çıkıyor da;
Benim dünyamda her şey seninle başlar ve seninle biter, ey mahzun rüya!
Mahzun rüya.. Ne kadar da bizden, ne kadar da içeriden bir ses bu. Hepimizin bir mahzun rüyası yok mu şu hayatta? Uyansak biten, uyusak kanatan cinsten. Şair burada aslında bizi anlatıyor o bitmek bilmeyen bekleyişlerimizi, ucu bucağı görünmeyen o büyük özlemlerimizi. Ve sonra o can alıcı yer geliyor. Hani vaktin artık bir kıymeti kalmaz, saatler sadece birer rakamdan ibaret olur ya.. Orada hoca noktayı koymuş;
Zamanın çarkları kırıldı bende artık hiçbir saat seni getirmez.
Şu zamanın çarkları kırıldı lafına bittim benn. Artık hiçbir takvim, hiçbir mevsim teselli etmez bu gönlü diyor.