• Bir öykü dergisinde yayınlandığı için sizlerle de paylaşmak istedim. Dergi linki: https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif

    “Kız bu kaç yaşına bastı? Evde kalacak vallahi. Hahahaha! Yok yok. Kendi bulamayacak. Anlaşıldı. Ben buldum birini. Bizim komşunun oğlu. Asker. Maaşı da iyiymiş. Öyle dedi annesi geçen. Aman bir kurum bir kurum. Sanki genelkurmay başkanı oldu çocuk.”

    Yosma teyze bu. İsme bak. Güzel kadın demekmiş. Söyler de durur. Seni gördükten sonra kim inanır yosmanın güzel kadın demek olduğuna be. Kırmızı ruju dudağına sürmemiş, yemiş sanki. Utanmasa yanaklarına da sürecekmiş. Yemekten şişmiş her yeri. Hiçbir günü de kaçırmaz. Hepsine gider. Masada ne var ne yok silip süpürür. Her gelmesine de benim yaşımı sorar. Beyin yerine kısır doldurmuş kafatasına Allah. Bak yine birini bulmuş bana. Bulmasa şaşırdım zaten. Kimmiş çocuk? Komşusu muymuş? Hangi komşusunun oğlu asker olmuş be. Yalandır valla. Bakın ben size diyorum. Bu kadının ağzından doğru söz çıktığı görülmemiştir.

    “Yirmi yedi Yosma Teyze.” diyorum. Yosssssssss….ma şeklinde söyledim. Annem gözlerimin içine kızgın kızgın baktı yine. Misafir gittikten sonra söyleyeceği cümleleri hazırlıyor zihninde. Her zamanki şey. Kendimi bildim bileli böyle yapıyor. Mahallenin diğer bütün çocukları melek, ben şeytan. Ne yapsam suç. Halime teyzenin kızı yaygarayı koparsın, gidip severdi. Şenay ablanın oğlu camı çerçeveyi indirse, çocuktur yapar derdi. Ama ben yapınca suç olurdu. Şu yaşıma geldim hala aynı. Değişmez. Alıştım da zaten. Kaşarlandım anlayacağınız. Suratına bakıyorum. İnadına sırıtıyorum.

    Yosma Teyze’nin suratı düşüyor. Ortamı yumuşatmak için annem devreye giriyor.

    “Sarma da var. Hızlı gitmeyin hanımlar.” Gülüyor. Kadınlarda bir neşe bir neşe görmeniz lazım. Vardır onların midesinde sürekli boşluk. Merak etme anne sen. Ne verirsen ver. Yerler. Geçen gün bir belgesel izledim. Dünyanın en obur hayvanlarını tanıtıyorlardı. Bir grubu tanımıyorlar. Bizim komşulardan hiçbiri yok aralarında. Hahahahahah! Buraya da gelin diye bağırdım ekrana.

    “Kız sen ne okuduydun? İsmi de bir garip ki. Dilim hiç dönmüyor anam.”

    Bu da Münevver Teyze. Anam Münevver. Her lafının sonunda, anam. Yerden bitme. Bir metre boyu var ama dil üçe beş. Burnunun yanında kocaman bir ben. Gözüne bakarak konuşmak imkansız. Gözüm hep bu bene kayıyor. Kızı doktor. Sünepe Selin. Kızda bir kafa var. Aynı sınıfta okuduk. Öğretmen soruyu daha tahtaya yazmadan cevabını yapıştırırdı. Ama inanın okulda tek bir arkadaşı yoktu. Okur da okurdu. Ne okuduğu da belli değil. Garip gurup şeyler. Annesi kabak tatlısı yedirmiş küçükken güya. Ondan böyle zeki olmuş. Renginin turuncuya kaydığında bir iş vardı zaten. Münevver teyze her gelmesine anlata anlata bitiremez bu sünepeyi. Tus mu ne, onu kazanmış şimdi de. Beyin cerrahı olacakmış. İlk operasyonunu annesine yapmalı. Gıcık da bir gülmesi var. Kesik kesik. Bütün bedeni sarsılıyor. Bak yine aynı şekilde gülüyor.

    “Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği.” diyorum. Bilerek uzatıyorum. Jeodezi mühendisliği desem de olurdu.

    “Hah işte o. Jedozi mi ne. Nasıl bir meslek kız bu? Ne iş yapıyor bunu bitirenler? ”

    Suratında küçümseyen bir gülümseme. Anneme bakıyor konuşurken. Karşısında ben yokmuşum gibi. Bildiği mesleklerin haricinde meslek sahibi oldum mu, yandın. Doktor, öğretmen, mühendis, hemşire… Kızı jinekolog olmayı seçseydi görürdüm. Anam o da ne diye ortalığı birbirine katardı. Beyin cerrahı. Seviniyor. Televizyonda duymuş ya. Oradan biliyor. Haspam.

    “Yer bilimi teyzecim. İş alanı kısıtlı. Bakınıyorum sürekli. Bazı yerlerden cevap bekliyorum.”

    Ekşimiş bir ifadeyle söylüyorum bunu. Dalga geçer gibi değil ama. Sizin kız da tusu kazanmış ama ben de iş arıyorum diye övünür gibi. Aynı kefeye koyuyorum bu ikisini anlayacağınız. Restine rest çekiyorum.

    Bozuntuya vermeden, “Olur anam olur. Dert etme fazla. İstanbul büyük memleket. İllaki iş bulursun. Kendi mesleğin olmaz başka bir iş bulursun. İşsiz kalacak değilsin ya. Bak Sunay’ın kızı da o dediğin üniversitelerden birini bitirdi. Dört yıl iş aradı. Şimdi kasiyer. İşsiz kalmadı en azından. Sen de kalmazsın.”

    Sunay’ın kızı kim be! Bana ne ondan. İşsiz kalmışım, kalmamışım kime ne. Size mi kaldı benim işimin gücümün tasası. Hem bunu dert eden sizsiniz. Bana kalsa çalışmam bile. Otururum evde. Gerçi dert ettiğiniz de yoktur ya. Anca kendinizi düşünün. Kendi aranızda işi olan erkeklere, işi olan kızları yamayın. Ben istemiyorum evlenmek falan.

    “Boşverin şimdi kızın işini. Rahat bırakın ayol. O işini bilir. Güzel kızım benim.”

    Allahtan Halime teyze var. Bunca cadalozun arasında ne işi var anlamış değilim. Emekli öğretmen. İnsan halinden anlayan biri. Pek muhabbete karışmaz. Kendi halinde, sessizce konuşulanları dinler. Sadece var olmak için bulunuyor sanki bu ortamda. Yalnız kalmamak için. Yalnızlığı sevmiyor sanırım. Zaten yalnız sayılır. Benden duymuş olmayın ama hiç çocuğu olmamış. O yüzden evlilik işlerine de bulaşmaz. En güzeli. Çocuk büyütmek çok büyük dert bu devirde. İlkokul arkadaşım Aynur evlendi de iki çocuğu bile oldu. Geçen buluştuk. Dert yandı. Kucağına al, suratına alış, emzir, yedir, gazını çıkar, altını değiştir, gece ağlamasına kalk, uykusuz kal, meme uçların yara olsun, kanasın, uçlarına krem sür, geçmesin, sinirlen, çocuğu fırlatıp kaçmak iste, dert yan senin gibi olanlara, seni anlamayanlara kız, söv, bağır, hasta ol, aman çocuğa geçmesin ne yaparız sonra diye düşün, kocan olacak öküzü çek… Aynur kendine gel diye bağırmasam devam edecekti. Ohoooo! Daha bir dünya şey söyledi de dinlemedim. Bekarken evlileri dinlemek çok sıkıcı geliyor insana. Ben kesinlikle Aynur gibi olmayacağım. İş bulup, kendi başıma yaşayacağım. Evlenmekmiş, çocukmuş umrumda olmayacak. Hem ben yapamam hiçbirini. Vallahi de yapamam.

    “Kız Hatice. Kocanla aran nasıl? Hala tık yok mu adamda?” diye soruyor Yosma teyze.

    Güleceğim diye ağzındaki sarmayı düşürüyor yere. Suratı kıpkırmızı. Münevver teyze de ona katılıyor. Hatice abla kızıyor ama ses etmiyor. Evleneli beş sene olmuş. Hala çocukları yok. Mahallelinin diline düştü kadıncağız. Bizim dinozorların arasında, en genci. Güzel mi güzel. Upuzun saçları beline kadar. Boy pos desen yerinde. Bembeyaz teni. Güneş vurduğunda sırtındaki sarı tüyler titreşiyor. Kadın gibi kadın. Kocasını da annem buldu. Eski ev sahibimizin oğlu. Tıfıl, köse, saçlarının da yarısı dökülmüş. Anneme sorsan öğretmen adam. Okumuş. Geçenlerde otobüste gördüm. Fark etmedi bile beni. Kafası yerde. Bozuk para arıyor sanki. Sünepe herif. Yaktılar kızın başını.

    “Öyle deme Yosma. Yazık kıza. Baksana, ne kadar üzülüyor.” diyor annem.

    “Kız takıldık. Çocuklarının olmasını en çok ben istiyorum. Vallahi de billahi de ilk ben göreceğim bebeklerini. Takacağım hemen reşatı. Helali hoş olsun yeğenime.”

    Bak bak şundaki kurumlara. Reşat altın takacakmış. Yalan. Pintiliğinden ölecek. Seccadesi kaybolsa alnını betona koyan cinsten. Onun günü geldiği zaman millet aç kalmayayım diye yanında bir şeyler götürür. Yufkadan dört çeşit börek yapar. Kocası yufkacı ya ondan. İnanın, kocasının yufkalarının yarısını bu kadın alır. Adam da aynı. İnsan karısından para alır mı? Bu adam alıyor. Geçen mahalle çalkalandı. Adam beş yufka vermiş de, Yosma teyze dört yufka parası bırakmış. Sonradan fark etmiş. Eve gittiğinde katmış evi birbirine. Çocukları ne yapsa boş. Kavga dövüş gitmiş. Şimdi kadın bu yaşta, ölmüş anasının yıkık dökük evinde kalıyor. Boşanacağım demiş anneme. Geçen, günden çıktıktan sonra söyledi. Nah boşar dedi üzerine. Parmağını da elinin ayıp tarafına soktu bunu derken. Güldük epey.

    “Hanımlar duydunuz mu Kazım’ın başına gelenleri? Hem de bu yaşta.” diyor ilk defa sahneye çıkan Gülizar abla. Erkek gibi kadın. Sesi de kalın ki. Ortalık inliyor. Cezaevi gardiyanlığı yapıyor. Bir insana mesleği bu kadar mı yakışır. Ayakkabı numarası kırk bir. Bazen kocasıyla değişiğe giyiyorlar diyip gülüyoruz annemle. Annem de az değil. Misafirler gittikten sonra arkalarından neler atıp tutacak merak ediyorum. Şimdi suratlarına gülüyor. Neyse o olmalı insan. Varsa bir şey suratına söylemeli.

    “Ne olmuş kız? Çatlatma adamı da söyle.” diyor Halime teyze. İlk defa onu bu kadar meraklı görüyorum. Kadın, ne kadar usturuplu olsa da yine kadın. Elindeki işi bırakıyor. Doğmamış torunlarına patik örüyor garibim. Böyle avunuyor.

    “Karısı hamileymiş. Kadıncağız neden gelmedi sanıyorsunuz. Sokağa çıkamıyormuş utancından. Oğlunu geçen ay evlendirdiler bacım. Bizim adam gitmiş bakkalına. Kazım düşünceli düşünceli oturuyormuş. Hayırdır Kazım, neyin var, diye sormuş. Başta söylemek istememiş. Bizimki ısrar edince, usulca bizim hanım hamile, demiş. Bizimki ne dese beğenirsiniz. Yersen o kadar pestili olacağı budur. Hahahahayttt! Bizimki de alem adam.”

    Bir şenlik havası sarıyor evi. Kahkahaların ucu bucağı görünmüyor. Bak bu habere ben de şaşırdım. Vesile teyze hamileymiş. Kadın ellisine dayandı. Millet ne doğurgan çıktı be! Ben annemle babamın seviştiklerini düşününce kötü oluyorum. Valla annem benden önce hamile kalsa, evi başlarına yıkardım. Senem’e mesaj atayım. O ne diyor bu işe bakalım. Ne de olsa annesi.

    “Ha ha ha! Kız Hatice duy duy. Kocana gidip hemen söyle haberi. Kazım’daki pestilden alsın kendine. Bak sen de eksik etme sofrada. Sabah akşam yesin adam. Elli yaşındaki kadını hamile bıraktırmış baksana.” diyor Yosma teyze. Havadaki en ufak laf sokma malzemesini kaçırmıyor. Yosssssss… maaaaa!

    Hatice abla bile gülüyor buna. “Vallahi söylüyorum.” diyor. Telefonu eline alıyor.

    Bazen çok komik oluyor bu kadınlar. İnsan ilk başta yadırgasa da, gün havası farklı. İnsanın içini sarıveriyor bir şekilde. Örümcek ağı misali.

    Senem mesaj attı. Annemi bırak şimdi. Mahalleye yeni bir aile taşınmış. Bir oğulları var, süt. Hemen görelim kanka. Vallahi lokum diye çiğne. Yut. Pek umursamıyor anlaşılan annesinin durumunu. Yarın kuaföre gidelim yazmış. Gidelim tabii ya. Erkeklere güzel gözükmek lazım. Evde kalacak değilim ya.

    “Kız, Kazım’ın bakkala da gidilmez artık. Mazallah. Adam bizi bile düdükler anam.” diyor Münevver teyze.

    Herkes Hatice ablaya bakarak gülüyor. Yok artık. Bu kadınlar da çok edepsiz oluyor bazen. Kadın baştan aşağı kızardı. Yapılacak şey mi? Suratında mahcup bir ifade. Kocasına yazdığı mesaja bakıyor. Pestili çokla kocacım.

    “Bu ne tatlısı kız. Şerbeti yaktı geçirdi boğazımı.” diyor Gülizar abla. Hani nerde o sertliğin? Bir şerbetlik kadınmışsın Gülizar abla. Kusura bakma. Elinde copla, gece gündüz gezinirsin hapishanelerde ama sende de iş yokmuş be! Git kocanın dibine. Lafını dinle sen. Pehhhhh!

    “Su getir kızım, koş.” diyor annem. Suratında sahte bir endişe. Ölse umurunda olmayacak. Panik yapıyor kendince.

    Mutfağa gidiyorum. Çaydanlıktaki sıcak sudan koyuyorum. Belki daha fazla yanar. Hahahahahahah! Bu arada, şu yosmanın komşusunun oğlu nasıl bir şey acaba? Kadınlar gidince anneme sorayım en iyisi mi. Asker adam. Disiplinli olur hem. Lojmanda falan yaşarız. Ekmek elden su gölden. Ohhhh! Bir sürü de kadın olur öyle yerlerde. Gelsin günler, börekler, çörekler. İçeriden gülme sesleri geliyor. Hem de bensiz. Geliyorum hanımlar. Bekleyin beni.
  • Sıradan bir geceydi benim için... Günüm oldukça yoğun geçmişti. Bedenim kadar zihnim de yorgundu. Boş gözlerle televizyondaki filmi seyrediyordum. Aslında sadece ekrana bakıyordum desem daha doğru olacak. Çünkü kendimi filme veremiyordum. Zaten elimde kumanda sürekli televizyon kanalları arasında dolaşıyordum. Sonrasında da sıkılıp bu filme bakmaya başladım.
    Terk etmekle alakalı bir filmdi. Erkek kadını terk ediyordu. Evlilikten sıkılmış, heyecanı tükenmişti. Daha heyecanlı bir hayat düşünüyordu. Sonrasında güzel bir kadınla karşılaşıyor o düşlediği hayatı yaşamaya başlıyordu. Ama çocukları vardı. Onlardan uzak duramıyordu. Sonra da onların hatırına o heyecanlı hayatı bırakıp yeniden eski hayatına dönüyordu. Yönetmen buradaki erkeği fedakar bir baba gibi göstermeye çalışıyordu ama bana göre hiç de öyle değildi. İnsanın sadece bir hayatı vardı ve onu istediği gibi yaşamalıydı. Çocuklar buna engel olmamalıydı.
    Çeyrek asrı çoktan devirdiğimiz bir evliliğimiz var. Karımı hala seviyorum. Dünyalar güzeli kızımızı evlendirdikten sonra yeniden başbaşa kalmıştık. Birbirimize sığınmıştık. Hele de karım… Kızım evden ayrıldıktan sonra daha bir duygusal oldu. Dünyası o kadar boşaldı ki… Kendisini kitaplara vermeye başladı. Sürekli okuyordu. Psikolojik, duygusal… Hatta bebek bakımı ile ilgili kitap bile vardı kitaplığında… Bu kitabı neden okuduğunu sorduğumda, ileride torunu olduğunda ona daha bilinçli davranmak için olduğunu söylemişti. Oysa zaten kendisi de zamanında iyi bir anneydi. Böyle düşünmesi garibime gitmişti.
    Emekli olduktan sonra da büyük bir boşlukta kalmıştı. Yıllarca süren memuriyet hayatından sonra sabah kalkıp işe gidememek öylesine garip gelmişti ki ona… Ne yapacağını bilemeden evin içinde sürekli dolaşıyordu. Bol bol da ev işi yapıyordu. Hiçbir şey bulamasa eşyaların yerini değiştiriyordu.
    Canım karım benim…
    O günlerde öylesine bunalıyordu ki… Günde birkaç kez beni arıyordu. Ne yapıyorsun, ne zaman geleceksin, sana ne yemek yapayım. Sürekli soruyordu. Hatta kızım da ben de onun emekli olmasından dolayı mutluyduk. Çünkü evde artık her şey yoluna girmişti.
    Öyle çoğu kadın gibi günlere katılmazdı. Ya da tek başına dolaşmayı sevmezdi. Beni beklerdi. Hele de haftasonlarını iple çekerdi. Beni çok seviyordu. Benim limanımda huzur bulduğunu söylüyordu. İyi ki karşılaştım seninle, iyi ki seni sevdim. Bu sözleri o kadar çok söylüyordu ki… Üstelik de söylerken içtendi, gülümsüyordu.
    Acaba…
    Acaba terk edip gitsem ne yapardı ki…?
    Ne yapacak ki… Eminim, bensiz sudan çıkmış balığa dönerdi. Nefes alamazdı. Boğulurdu. Yaşayamazdı.
    Ben kanepede uzanmış filme bakarken yan gözle de karımı izliyordum. Koltukta ayaklarını altına almış bir vaziyette oturarak kitabını okuyordu. Televizyonun sesini bile duymuyordu. Kitap sayfalarına o kadar gömülmüştü ki kendisini izlediğimin farkında bile değildi. Tabi, güvendeydi. Benim yanımda huzuru da mutluluğu da doyasıya yaşıyordu. Ancak kendisini güvende hisseden insanlar bu denli rahat yaşardı her şeyi…
    Şuna bak… Hala çok güzel… Nasıl başarıyor bu kadar güzel olmayı acaba… Yaşıtlarından bile çok genç duruyor. Yıllara nasıl da meydan okuyor.
    Neredeyse otuz yıla yaklaşacak birlikteliğimiz… Her zaman yanımdaydı. Her zaman bana destek oldu. En çaresiz anlarımda bana güç verdi, kol kanat gerdi üzerime… İyi bir eşti. Bana her zaman iyi eşlik etti. Ama ben de her zaman iyi bir kocaydım. Benim gibi birini bulduğu için şanslıydı.
    Ama yine de gidersem, terk edersem onu… Yaşayamaz. Kolu kanadı kırılır. Uçamaz.
    Yüzümde huzur dolu bir gülümsemeyle onu izlerken aniden bir şey hissetmiş gibi başını kaldırıp bana baktı. Gülümsedi.
    --Hayrola, sen beni mi seyrediyorsun?
    Güldüm.
    --Ne yapayım. Öylesine dalmışsın ki kitabına, dünyayı unutmuşsun. Seni izlemek filmden daha keyifli…
    --Yıllardan beri izliyorsun, hala bıkmadın mı benden…? Bıkmadın mı beni izlemekten…?
    Dudağında muzır bir gülümseme oluştu. Övgü bekliyordu. Birkaç güzel söz… Düşüncesi buydu. Ama ben o an kendi düşüncemle hareket etmek istedim.
    --Aynur… Sana bir şey sorabilir miyim?
    --Elbette, Murat’cım…
    Bir süre bekledim. Gözlerine baktım. Aslında bu soruyu sormak konusunda ne kadar istekliydim, bilmiyorum. Yine de kendiliğinden döküldü o sözler…
    --Mesela… Diyelim ki gitsem ben… Yani seni terk etsem… Ne yapardın?
    Bir süre yüzüme baktı. Biliyorum, beklediği türden bir soru değildi bu… Yüzündeki gülümseme silinmemişti. Ve benim gözlerimde sorduğum sorunun cevabını arıyor gibiydi. Sonra başını önüne eğdi. Ne tür bir cevap vereceğini biliyordum aslında ama yine de onun bu şekilde zor duruma düşmesini istememiştim.
    Gözlüğünü çıkardı. Elindeki kitabı kapatıp bir kenara koydu. Yüzündeki o gülümseme değişmemişti. Sonra da tane tane konuşmaya başladı.
    --Sen gitsen… Yani beni terk etsen… Ne yaparım. Sanırım nefes alamam. Yaşayamam.
    Tam da düşündüğüm gibi… Bunca zamanlık karım… Elbette ki neler düşündüğünü bileceğim. Bensiz yaşayamaz zaten… Ben olmasam bu hayatta rahatlıkla savrulabilir. Tutunacak dal bulamaz. Yok olur.
    Aynur bu sözleri söylerken ben dudağımda kendiliğinden oluşan gurur dolu gülümsemeye engel olamıyordum. Ne de olsa haklı olmak çok güzel bir duyguydu. Bu duyguyu içimde doyasıya yaşıyordum.
    --Evet, sen gitsen sanırım bocalardım. Ne yapacağımı bilemezdim. Çok kötü hissederdim kendimi…
    Sonra yeniden sustu. İçinde bir muhakeme vardı şu an, bunu hissediyordum. Bensiz bir Aynur’un ne kadar çaresiz kalacağını düşünüyor olmalıydı. Üstelik de ne düşünüyorsa saklamaz, söylerdi. Öyle politik bir yapısı yoktu. Her zaman objektifti. Onun bu huyunu her zaman takdir etmişimdir zaten… Şimdi de ne düşünüyorsa bana aktaracaktı.
    --Sen gittiğinde… Tanrım… Ne kadar da soğuk iki kelime… “Sen gittiğinde…”
    Bir süre anlamsızca başını salladı. Garip bir şekilde güldü. Sonra sesine belli bir ayar verip konuşmaya başladı.
    --Yine de söylemeliyim ki sen gittiğinde zaman duracak benim için… Her şey duracak. Dünya dönmeyecek bir daha… Ay dünyanın etrafında dönmeyecek. Sen gittiğinde bileceğim ki, bir daha sen dönmeyeceksin bana… Bu devran dönmeyecek. Sabahları günaydınlar olmayacak. Çünkü benim için bir daha gün aydın olmayacak, herşeyden önce… İyi akşamlar olmayacak. Dünyam kararacak. Geceler her zamankinden uzun olacak.
    Sözleri o kadar hoşuma gitti ki… Bir şey söylemek istedim ama izin vermedi.
    --Lütfen, Murat… Henüz sözlerim bitmedi.
    Yüzünde hüzün dolu bir gülümseme vardı. Sanki o an söylediklerini yaşıyor gibiydi.
    --Sen gittiğinde yüreğim ateş gibi yanacak. Canım acıyacak. Duygularım kanayacak. İçimde sadece seninle dolu olan dünyamda bir anda kocaman, ıssız bir boşluk oluşacak. Sonra o boşluk sensizliğinle dolacak. Sessiz çığlığımla haykıracağım. Ama benden başka kimse sesimi duymayacak.
    Bir anda sesi titremeye başlamıştı ama kendisini çabucak toparladı. Yine de yüzündeki hüzün dolu gülümseme silinmemişti. Soruma cevap vermiyor, sanki içinde yaşadıklarını bana anlatıyordu. Sorduğuma pişman olmuştum.
    --Bence bu kadar yeter, Aynur… Cevabımı aldım ben…
    --Hayır, yetmez Murat… Henüz sözlerimi tamamlamadım. Hem haklısın. İnsan ne kadar da sevse, ne kadar da kendisini güvende hissetse, yarının neler getireceği hiç belli olmaz. Kimbilir, belki de gerçekten gidersin bir gün… Gerçekten de beni terk edersin. Aslında böylesi bir durumla alakalı hiçbir şey düşünmemiştim şimdiye kadar… Hep denir ya, benim başıma gelmez diye… Gelebilir. Hem neden gelmesin ki…
    --Aynur’cum… Lütfen konuyu kapatabilir miyiz artık…
    --Hayır, Murat… Dediğim gibi, henüz söyleyeceklerim bitmedi. Üstelik de sensizliğin benim için ne kadar zor olacağını söylüyorum sana… Nefes alamam, diyorum. Bu sözler sanırım senin erkeklik gururunu okşuyor olmalı…
    Bu son sözlerinde bir ironi seziyordum. Yine de nasıl bir ironi olduğunun tam olarak farkında değildim. Karımı tanıyordum. Sakindi. Hem de hiç olmadığı kadar sakin… Böylesi durumlarda onun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum. İnsanı sakinliğiyle ezerdi. Oysa ben öyle değildim. Çabuk parlayan, çabuk sönen bir kişiliğim vardı. En son söylenmesi gerekenleri en önce söyler, çoğu kez de haksız duruma düşerdim. Oysa Aynur sakin dururdu karşımda… Hiç sinirlenmeden, laflarını tartarak konuşurdu. Sanki avını yavaş yavaş ele geçirmeye çalışan bir yırtıcı gibi davranırdı. Çoğu zaman da beni alt ederdi. Oysa onun hırçın olmasını isterdim. Hırçın olup kendisini kaybetmesini… Hatta zaman zaman bilinçli olarak onun sinirlendirmeye çalışırdım ama o her seferinde kendine hakim olurdu. Şimdi de olanca sakinliğiyle hem de gözümün içine baka baka sözleriyle beni göklere çıkarıyordu. Gururumu okşuyordu. Henüz nereden geleceğini bilmediğim bir tehlikenin varlığını hissediyordum. Konunun uzaması beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Biliyordum, Aynur tüm söyleyeceklerini bitirmeden susmayacaktı.
    --Sen gidersen eğer… Beni terk edersen, en çok da yüreğimi sızlatırsın. Orada sana ait öylesine büyük bir sevda var ki… Çünkü seni seviyorum. Yalan yok, sen bu hayatın bana vermiş olduğu en büyük ödülsün. Yüreğimde senin sevdanı taşımak benim için öylesine büyük bir ayrıcalık ki… Sen gidersen bu sevdaya zarar gelir diye korkarım en çok da… Yani onu eskisi gibi koruyamamaktan… Yani kendimden daha fazla içimdeki bu sevdayı yıpratırım korkusunu yaşarım. Hem en kötüsünü daha söylemedim.
    Bir süre yüzüme baktı. Benden bir cevap bekledi ama ben suskunluğumu devam ettiriyordum.
    --Sen gidince sadece kendin gideceksin. Ama pek çok eşyan burada kalacak. Mesela evin her yerinde senden izler olacak. Ne de olsa çok uzun zamandan beri burada birlikteyiz. Elindeki kumandadan tut da her eşyada sen varsın. Hatta kokun bile evin her tarafında… Sen gidersen geride bıraktıkların beni daha da yıpratacak. Evimi her zaman sevmişimdir. Burada çok güzel mutluluklar yaşadım seninle… Ama sen gidince burası benim tabutum olacak. Ya da hapishanem… Hele de yaşadığımız onca anı benden hesap soracak.
    Daha fazla dayanamadım. Karımın daha fazla üzülmesini istemiyordum. Cevabımı almıştım.
    --Aynurcum. Birtanem… Bence yeter artık… Böyle bir şey düşünmüyorum zaten… Merak etme… Seni terk etmeyeceğim.
    Güldü. Ama alaycı bir gülüştü bu… Karımı tanıyordum. Henüz bu kadar kolay pes etmezdi.
    --Teşekkür ederim. Bak, buna çok sevindim işte… Yine de o konuya dönelim. Yani senin beni terk edip gittiğine…
    Boşuna dememişler, insan ne çekerse kendi dilinden çekiyor, diye… Bir boşboğazlık etmiştim. Şimdi de neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir uçuruma doğru sürükleniyordum.
    --Ama ne kadar kendimi kötü hissetsem, tüm düzenim alt üst olsa, içimde ve bu evdeki sensizlik beni deliye çevirse de ben yine yaşarım. Uykusuz gecelere rağmen, günün kasvetine rağmen, sessiz çığlıklarıma rağmen yaşarım. Yine her zaman ki saatte kalkarım yatağımdan… Yine her zaman ki saatte yaparım kahvaltımı… Hatta bir tabak da senin için koyarım masaya… Her zaman ki gibi… Sen sanki karşımdaymışsın gibi yaparım kahvaltımı… Sen yine yanımdaymışsın gibi yaşarım seni… Yeri gelince saklamam gözyaşlarımı… Üzüntümü, özlemimi saklamadan yaşarım. Sensizliği de yaşarım.
    Bir süre yüzüme baktı.
    --Diyelim ki sen beni terk edip gittin. Nereye gideceksin, peki..? Diyelim ki bir ev tuttun. Bence en mantıklı ihtimal bu… Çalışıyorsun. Para da kazanıyorsun. Maddi sıkıntı çekmeyeceğim malum… Yine de sen…? Sen bensiz yaşayabilir misin peki…?
    Bozulmuştum.
    --Elbette yaşarım. Madem ki sen yaşayabiliyorsun, ben de yaşarım.
    --Elbette yaşarsın. Ama şunu söylemeliyim ki; sen mükemmel değilsin.
    --Ben sana mükemmel olduğumu söylemedim. Ama ideal bir koca olmadığımı da söyleyemezsin.
    Yüzündeki sinir bozan gülümsemesi hala devam ediyordu.
    --Sen ideal bir koca değilsin, inan bana… Mesela mutfağın yerini bile bilmiyorsun.
    Konuşmaları canımı sıkmaya başlamıştı.
    --Yok daha neler…
    --Yani demek istiyorum ki; daha yağda yumurta pişirmesini bile bilmiyorsun.
    Bunu bilmediğim için mi ideal koca olamıyorum.
    --Hayır, canımın içi… Bak sana bir şey izah edeyim. Sen bir giydiğin gömleği ertesi günü giymiyorsun. Neden?
    Cevabımı beklemeden kendisi cevapladı.
    --Çünkü ben istemiyorum. Her gün temiz ve ütülü gömlek giymeni istiyorum. Her gün değişik şeyler giymeni seviyorum. O yüzden de hepsini hazır ediyorum. Hatta iç çamaşırlarını, çorabını… Çoğu zaman sen farkında bile olmuyorsun bu değişikliğin… Nasılsa bunu düşünen biri var. Mutfakta bir gün olsun bana yardım etmedin. Mesela bir salata… Bunu bile yapmaktan kaçındın. Her şeyi ayağına gelmesini seviyorsun. Ve sen beni terk etmekten bahsediyorsun. Söyler misin, Sevgilim… Gittiğin yerde nasıl yaşayacaksın? Sürekli lokantadan yemeyeceğine göre zaman zaman mutfağa girmek zorunda kalacaksın. Çamaşırı makine yıkıyor. Ama sen nasıl yıkayacağını biliyor musun? Hayatında hiç çamaşır astın mı? Ya da ütü yaptın mı?
    Yüzümdeki ifadeyi görmek onu daha da mutlu etmişti ki bol bol sırıtıyordu. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu benimle…
    --Canım Sevgilim… Aklıma geldi de… Seninle bunca senedir evliyiz. Bir kez olsun bu evi süpürdün mü? Ya da temizlik yaptın mı? Temizlik derken, tüm evin temizliğinden bahsetmiyorum. Mesela bir kez olsun masayı sildin mi, ya da camları…? Genelde bu kanepenin üzerinde uzanmayı seviyorsun. Peki, sonrasında kanepenin örtüsünü düzelttiğin oldu mu hiç…? Tüm bunları geçtim Canım Kocacığım, bir kez olsun yemek yediğin tabağı mutfağa götürdüğün oldu mu?
    Bu kadarı da fazlaydı artık… Haddini aşmıştı.
    --Ne yani… Benim beceriksiz biri olduğumu mu söylüyorsun?
    --Elbette ki hayır… Senin öyle özelliklerin var ki, tüm bunlar fark edilmiyor bile… Bütün bunları zevkle yapıyorum ben, inan… Hiç de rahatsız olmuyorum. Ama beni terk edip de yalnız yaşamaya başladığında sadece bunları da değil, daha göze gözükmeyen pek çok şeyi de yapmak zorunda kalacaksın. Buna hazır mısın?
    Cevap vermedim. Aslında veremedim. Denize düşen yılana sarılır hesabı o an bir şeyler söyledim ama ağzımdan çıkanların ne anlama geldiğini düşünmedim bile…
    --Belki de yalnız kalmayacağım. Belki biri olur o evde…
    Canını yakmak istemiştim ama o tınmadı bile… Kahkaha atmaya başladı. Deli gibi gülüyordu.
    --Aynur, yeter…!
    Beni duymuyordu. Gülmeye devam ediyordu. Gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı artık. Kendisini kaybetmişti.
    --Aynur…!
    Biraz olsun kahkahasını kontrol altına alıp konuştu.
    --Özür dilerim, Sevgilim… Bir an için boş bulundum.
    Yine de gülmesi kesik kesik de olsa devam ediyordu. Sonra derin derin nefes alarak içindeki kahkaha fırtınasını biraz olsun dindirmeye çalıştı. Sonra da olabildiğince ciddi bir tavır takınıp sözlerini sürdürdü.
    --Murat… Bu yaştan sonra ne herhangi bir kadın sana karılık yapar ne de bir erkek bana kocalık… Bu zamandan sonra sana en iyi eş olacak kişi sadece benim… Anlıyor musun, ben… Senin bana ihtiyacın var. Sen bensiz asla yaşayamazsın. Nefes bile alamazsın. İki yakanı bir araya bile getiremezsin. Bütün bunları laf olsun diye de söylemiyorum. Senin kahrını şikayet etmeden ve büyük bir zevkle ben çekiyorum. Üstelik de bundan mutluluk duyuyorum. Çünkü ben seni çok seviyorum. O yüzden de otur oturduğun yerde ve filmini seyret… Gece vakti canımı sıkma benim…
    Sonra yeniden gözlüğünü gözüne takıp kitabını eline aldı ve hiçbir şey olmamış gibi okumaya başladı.
    Bir süre Aynur’u izledim. Bir şeyler söylemeli miydim acaba… Belki konunun daha fazla uzamaması ikimiz için de iyi olurdu.
    Tekrar filmi setretmeye başladım. Ya da televizyon ekranına bakmaya… Ama koca ekranı görmüyordum bile... Yan gözle karımı izliyordum. Söyledikleri beni oldukça yaralamıştı. Moralim sıfıra düşmüştü. Altında kalamazdım. Karım da olsa haddini bildirmek istiyordum. Beni bu kadar aşağılamaya hakkı yoktu.
    --Aynur, sana bir şey söylemek istiyorum.
    Sesimde biraz kırgınlıkla karışık bir sertlik vardı. Yüzüme baktı. Tam da gözlerime… Nedense bakışlarından çekinmiştim.
    --Seni dinliyorum, Murat…?
    --Şey... Çay içer misin, diyecektim. Yani çay yapsam birlikte içer miyiz?
    Gülümsedi. Gülümserken öyle güzeldi ki…
    --Elbette içerim, Sevgilim… Hem de büyük bir zevkle…

    Özcan KIYICI
  • insanlar geçmişlerine en büyük ihaneti unutarak yapar.
    benim geçmeyen geçmişim hep şimdimde duruyor.
    anılar, unutmayı zorlaştırmak için verilmiş cezalardır sevgilim.
    ben bu cezaya gülümsüyorum.
    senin bıraktığın hiçbir şey ardımda kalmadı benim.
    insana en uzak düşen şey, bilerek geride bıraktıklarıdır çünkü...
    kalbimdeki yerine hiç ihanet etmedim.
    gidişin hiç bitmedi bende.
    kaybedecek de olsam bir yolum vardı sende.
    ve hayat o kadar kuralsızdır ki bazen, oyunu kuralına göre oynamak bile kazandırmaz insana.
    seni kaybedeceğimi bile bile oynadım bu oyunu.
    utanmaktan utanmadan..
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    beni mutlu edecek yalanlar söylemeyi öğrendim sensizlikte.
    küçük mutluluklara büyüteçle bakmayı bildim.
    sustum öylece.
    konuşamadım sensizlikle.
    gidişini haklı gösterecek uyduruk bahaneler uydurdum kendime.
    sustum öylece...
    kimse benim kadar sessiz susamazdı.
    zaten o eski tadı da kalmadı susmaların; kime sorsam konuşuyor şimdi.
    anlamadığım tek şey; bende duran zaman sende nasıl geçiyor?
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    ben senden mutlu bir son değil, mutlu bir sonsuzluk istemiştim.
    anlamadın!
    belki de seni güzelleştiren, hayatın çirkinliğiydi...
    bunu da ben anlamadım!
    acaba, benimle mutlu olduğun için mi beraberdin yoksa ben mutlu olduğum için mi?
    bu sorunun da cevabını bırakmadın.
    sadece gittin.
    aşk ne senin bende gördüğündür ne de benim sende gördüğüm.
    aşk; birlikte gördüğümüzdür sevgili.
    seninle aynı değilmiş aşka bakışımız.
    sen benden kusursuz bir aşk istedin, ben senden yaşanabilir bir aşk.
    belki bu yüzyılın insanı değilsin diyeceksin bana, ama bence aşk karşındaki insan çırılçıplakken bile gözlerini onun gözlerinden ayırmamaktır sevgili.
    bu kadar temiz severken seni, koca bir hayatı kirletip terk ettin beni.
    bu hayat seni unutabileceğim kadar uzun değil sevgili.
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    sen bir katilsin ama suç işlemedin.
    suç işlemeden katil olanlar sadece kalp kıranlardır.
    keşke “beni” öldürseydin; kalbimi değil!
    üzülme sakın.
    yaşayan ölülere yas tutulmaz sevgili.
    ağlarken bile güzel kalmayı becerebilen yüzünle hatırlıyorum seni.
    bensiz de yaşayabilecekken, beni tercih edendin o zamanlar.
    nasıl da inanmıştım konuştuklarına.
    “sevdim” demiştin, hatırla.
    oysa sevilmekten önce güvenilmek isterdim ben.
    daha ilk kıskançlığımda çekip gittin.
    kıskanmak aşkın bencil yüzüdür sevgilim.
    aşkı meslek edinmiş yüreğin meğer ne kadar da hazırmış her yeni başlangıca, hazin bir son bulmaya...
    içindeki eksikliği, boşluk zanneden sevgilim; şimdi gözlerimizin her çarpışmasında kırılan kalbimin parçaları hayatıma batıyor biliyor musun?
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    aramıza kaç dünya girdi kim bilir?
    senden sonra öyle büyük bedeller ödedim ki...
    senin yalan ve ihanete ödediğin bedelin çok daha ağırını ben dürüstlüğüme ödedim
    ömrüne kattığın mutluluğu, benim hayatımdan çalman doğru muydu sence?
    gözlerin beni ararken benden önce kaç gözde kirlendi kim bilir
    bunun hesabını hiç sormadım ben sana.
    değişirsin diye çok bekledim.
    ve anladım ki insan değişir ama bizi asıl üzen hiç değişmeyenlerdir.
    yaralar acıyı saklar, izleri hayatı gösterir.
    gidişini affetmeyişimdendir bu gaddar halim.
    senden çok daha alaları beklese de kapımda, ben şairim; kıyamam turnayı gözünden vurmaya...
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    insanı yaşatan ve ayakta tutan umutların bir gün insanı öldüren umutlara
    dönüşmesi ne acı.
    hâlbuki bütün bunlara ne gerek vardı?
    hayat beni sensizken de uzun uzun öldürüyordu zaten.
    her yeniden, gerçekten yeniydi eskiden.
    şimdi her başlangıç, bitişini ezbere bildiğimize merhaba demek yeniden ve yeniden.
    işte hayat böyle susturuyor insanı bazen
    başlıyorsun ama sonunu getiremiyorsun.
    her şey o bildik ayrılığa çıkıyor çünkü.
    böyle zamanlarda basiretin bağlanır, dilin kurur, kalbin donar.
    başladığın cümleni kendin bitiremezsen, noktayı başkası koyar..!
    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.

    yalnızlık tek başına taşınır.
    sakın yanlış anlama, kendimi yitirmiş değilim, sadece sende kayboldum o kadar.
    hayat sunduğu her engelin arkasına bir mutluluk saklıyor.
    elbet yolumu bulurum yine.
    elbet yine mutlu olurum.
    kış geldi bak, ayrılığımızın beyaz çölü.
    yine bahar gelecek, yine mevsimler dönecek ama gelecek de bir gün geçecek.
    bu kadar konuştuğuma bakma.
    aslında ben sana hep susacaktım ama sen kelimeleri ağzımdan çaldın.

    ah sevgili... beni benden alıp gittin; içimde bensizlik, dışımda sensizlik var şimdi.
    sadece şunu merak ediyorum; hiç ağlamıyor musun özlerken?
    bu kadar mı yoruldun benden?
    şimdi son sözüm sana şu sevgili: bazı erkekler adam doğar, bazıları sonradan adam olur.
    ben aşkı nimet gibi başımın üstünde taşıdım; bundandır boyun eğmeyişim.
    riski bazen kazanmak, bazen de elindekini kaybetmemek için alırsın.
    hayat böyle işte korkun kadar kaçar, cesaretin kadar savaşırsın!

    acım mı? geçmedi... alıştım sadece.
  • "BEN" kattım sana biraz,
    Öyle sevdim seni..
    Çünkü sen de bensiz;
    O kadar da güzel değilsin hani..."
  • İnsanlar geçmişlerine en büyük ihaneti unutarak yapar. Benim geçmeyen geçmişim hep şimdimde duruyor. Anılar unutmayı zorlaştırmak için verilmiş cezalardır sevgilim. Ben bu cezaya gülümsüyorum. Senin bıraktığın hiçbir şey ardımda kalmadı benim. İnsana en uzak düşen şey, bilerek geride bıraktıklarıdır çünkü... Kalbimdeki yerine hiç ihanet etmedim. Gidişin hiç bitmedi bende. Kaybedecek de olsam bir yolum vardı sende. Ve hayat o kadar kuralsızdır ki bazen, oyunu kuralına göre oynamak bile kazandırmaz insana. Seni kaybedeceğimi bile bile oynadım bu oyunu. Utanmaktan utanmadan...

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Beni mutlu edecek yalanlar söylemeyi öğrendim sensizlikte. Küçük mutluluklara büyüteçle bakmayı bildim. Sustum öylece. Konuşamadım sensizlikle. Gidişini haklı gösterecek uyduruk bahaneler buldum kendime. Sustum öylece... Kimse benim kadar sessiz susamazdı. Zaten o eski tadı da kalmadı susmaların; kime sorsam konuşuyor şimdi. O kadar sustum ki sensizliğe, sessizliğimde boğuldum her gece. Çok düşündüm seni düşünmemeyi. (Düşünmekle olmuyormuş seni düşünmemek). Keşke bana beni nasıl unuttuğunu öğretseydin, belki ben de sana uyardım. Anlamadığım tek şey; bende duran zaman sende nasıl geçiyor?

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Ben senden mutlu bir son değil, mutlu bir sonsuzluk istemiştim. Anlamadın! Belki de seni güzelleştiren, hayatın çirkinliğiydi... Bunu da ben anlamadım! Acaba benimle mutlu olduğun için mi beraberdin yoksa ben mutlu olduğum için mi? Bu sorunun da cevabını bırakmadın. Sadece gittin. Aşk ne senin bende gördüğündür ne de benim sende gördüğüm. Aşk; birlikte gördüğümüzdür sevgili. Seninle aynı değilmiş aşka bakışımız. Sen benden kusursuz bir aşk istedin, ben senden yaşanabilir bir aşk. Belki bu yüzyılın insanı değilsin diyeceksin bana ama bence aşk karşındaki insan çırılçıplakken bile gözlerini onun gözlerinden ayırmamaktır sevgili. Bu kadar temiz severken seni, koca bir hayatı kirletip terk ettin beni. Bu hayat seni unutabileceğim kadar uzun değil sevgili.

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Sen bir katilsin ama suç işlemedin. Suç işlemeden katil olanlar sadece kalp kıranlardır. Keşke “beni” öldürseydin; kalbimi değil! Üzülme sakın. Yaşayan ölülere yas tutulmaz sevgili. Ağlarken bile güzel kalmayı becerebilen yüzünle hatırlıyorum seni. Bensiz de yaşayabilecekken, beni tercih edendin o zamanlar. Nasıl da inanmıştım konuştuklarına. “Sevdim” demiştin, hatırla. Oysa sevilmekten önce güvenilmek isterdim ben. Daha ilk kıskançlığımda çekip gittin. Kıskanmak aşkın bencil yüzüdür sevgilim. O kadar da mı hatrım yoktu sende? Aşkı meslek edinmiş yüreğin meğer ne kadar da hazırmış her yeni başlangıca hazin bir son bulmaya... İçindeki eksikliği boşluk zanneden sevgilim; şimdi gözlerimizin her çarpışmasında kırılan kalbimin parçaları hayatıma batıyor biliyor musun?

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Aramıza kaç dünya girdi kim bilir? Senden sonra öyle büyük bedeller ödedim ki... Senin yalan ve ihanete ödediğin bedelin çok daha ağırını ben dürüstlüğüme ödedim. Ömrüne kattığın mutluluğu, benim hayatımdan çalman doğru muydu sence? Gözlerin beni ararken benden önce kaç gözde kirlendi kim bilir? Bunun hesabını hiç sormadım ben sana. Ama sen geçmişimi kabullenemediğin için, geçmişime sahip olmaya çalıştın. Benim olmak için değil, ait olmak için sahiplendin. Yine yanıldın! Değişirsin diye çok bekledim. Ve anladım ki insan değişir ama bizi asıl üzen hiç değişmeyenlerdir. Yaralar acıyı saklar, izleri hayatı gösterir. Gözlerini biraz aralayabilseydin, sana aydınlığı öğretecektim. Şimdi geceyi yak ki ışısın. Gidişini affetmeyişimdendir bu gaddar halim. Senden çok daha alaları beklese de kapımda, ben şairim; kıyamam turnayı gözünden vurmaya...

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    İnsanı yaşatan ve ayakta tutan umutların, bir gün insanı öldüren umutlara dönüşmesi ne acı. Hâlbuki bütün bunlara ne gerek vardı? Hayat beni sensizken de uzun uzun öldürüyordu zaten. Ah bir de ölmeyip böyle benim gibi yaralı kaldın mı vay haline. Zamanla biter diye diye zamanı bitiriyor omzunda ağladığın dostların. Hâlbuki zaman acıyı bitirmez, dönüştürür sevgilim. Doğru tecrübeleri körelten, yanlış sıralamalardır. Başlamak bitirmenin yarısıysa, yanlış başlamak hatanın tamamıdır. Yanlış aşkta kazanmaksa, aslında kaybeden olduğunu bilmemekmiş... Bütün bunları bana sen öğrettin. Bilmeden... Her “yeniden”, gerçekten yeniydi eskiden. Şimdi her başlangıç, bitişini ezbere bildiğimize merhaba demek yeniden ve yeniden. İşte hayat böyle susturuyor insanı bazen. Başlıyorsun ama sonunu getiremiyorsun. Her şey o bildik ayrılığa çıkıyor çünkü... Böyle zamanlarda basiretin bağlanır, dilin kurur, kalbin donar. Başladığın cümleni kendin bitiremezsen, noktayı başkası koyar.

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.
    Şimdi içimde varmaktan çok bir gitme isteği. Zaman o kadar cimri ki; hiçbir saniyesini vermiyor geri. Zamanın değerini daha iyi anlıyorum bu yalnızlık yolunda şimdi. Ki beni zaten bu kalabalıklar yalnızlaştırdı sevgili. Yalnızlık tek başına taşınır. Sakın yanlış anlama, kendimi yitirmiş değilim, sadece sende kayboldum o kadar. Hayat sunduğu her engelin arkasına bir mutluluk saklıyor. Elbet yolumu bulurum yine. Elbet yine mutlu olurum. Kış geldi bak, ayrılığımızın beyaz çölü. Yine bahar gelecek, yine mevsimler dönecek ama gelecek de bir gün geçecek. Bu kadar konuştuğuma bakma. Aslında ben sana hep susacaktım ama sen kelimeleri ağzımdan çaldın. Ah sevgili... Beni benden alıp gittin; içimde bensizlik dışımda sensizlik var şimdi. Sadece şunu merak ediyorum; hiç ağlamıyor musun özlerken? Bu kadar mı yoruldun benden?
    Şimdi son sözüm sana şu sevgili: bazı erkekler adam doğar, bazıları sonradan adam olur. Ben aşkı nimet gibi başımın üstünde taşıdım; bundandır boyun eğmeyişim. Riski bazen kazanmak, bazen de elindekini kaybetmemek için alırsın. Hayat böyle işte korkun kadar kaçar, cesaretin kadar savaşırsın!

    Acım mı?
    Geçmedi... Alıştım sadece.

    Şiir; Acım mı geçmedi, alıştım sadece... Yazan; Kahraman Tazeoğlu / Seslendiren: Ömer Köroğlu
    https://www.youtube.com/watch?v=6fSS-VXzavU
  • "Ben" kattım sana biraz
    Öyle sevdim seni..
    Çünkü sen de bensiz;
    O kadar da güzel değilsin hani.
  • Ben' kattım sana biraz,
    öyle sevdim seni.
    Çünkü sen de bensiz;
    o kadar güzel değilsin hani.

    Özdemir Asaf