Hayatta Kalma Şansı Bulduysanız, Bunu Başaramayanlar İçin Konuşmak Görevinizdir
Kitap, küçük bir çocukken İkinci Dünya Savaşı ve nazi soykırımının soğuk yüzüyle yüzleşmek zorunda kalan Anne'nin hatıralarından oluşuyor.
Kitabı bitirdiğimde ''Eğer Anne yaşasaydı'' diye düşünmeden edemedim. Yaşasaydı nasıl bir hayatı olurdu? Annesiyle arasını düzeltebilir miydi, bir yazar olabilir miydi? Belki bir yazar olarak tanırdık onu. Çünkü Anne, yazar olmak istiyordu. Ve kitap, aslında bir hatıra defteri olmasına rağmen Anne'nin anlatım dilinin ne kadar kuvvetli olduğunu görüyoruz. Ve yazmanın ona tüm bu kargaşanın içinde ne kadar iyi geldiğini. Okurken bazen onun küçük bir çocuk olduğunu unutuyoruz hatta.
İnsanı bir sonraki güne çıkmaya ikna eden nedir?
Umut.
Anne'in umudunun hiç bir zaman solmadığını görüyoruz. Ertesi gün güneşi görebilme umudu, Peter'la tavan arasında daha çok konuşabilme umudu, çalışma masasını yazı yazabilmek için kullanabilme umudu... Bu sayede günlerinin her şeye rağmen ona yaşanılır geldiğini. Anne'in günlüğünden anlıyoruz ki, içinde hep beraber yaşamaya çalıştıkları küçük kutu, yaşam şartlarının ve psikolojik sağlığın sınırların dayanıklılığının oldukça zorlanıldığı bir ortam. Çünkü Anne, hem kendi ailesiyle, özellikle de annesiyle çıkmazlara girip anlaşmazlıklara düşerken komşularının sevmediği yönlerine katlanmak zorunda. Kalabalık bir ekip, küçük bir evde birlikte yaşamak zorundayken, aynı zamanda tuvalet, yemek, günlük hayatımızda yaptığımız sıradan ve zaman almayan basit rutinler, onlar için bir ölüm kalım mücadelesi. Ve hiçbir zaman evden çıkmayan hayaletler. Geride bıraktıklarının hayaletleri. Bana son zamanlarda tanıdık gelen bir yaşam mücadelesi.
Belki bir duvar yazısında, bir kitap sayfasında, bir ihtiyarın sözlerinde görüp de almayacağım o