Kitabı ilk okumaya başladığımda, hiç beklemediğim bir anlatım tarzı ve olay örgüsüyle karşılaştım. Ne kadar çok hikaye okuduğumuza bağlı olmaksızın kafamızda iyi kötü bir hikaye şablonu vardır. Giriş, gelişme, sonuç. Diyaloglar birbiri ardınca gelir. Ama Parasız Yatılı’da bildiğimiz öykü dizilimi yoktu. Hikaye okumaktan ziyade, karakterlerin zihinlerinde yaşıyor gibiydik. Bu yüzden de anlatıma alışana kadar okuması gerçekten zorlayıcıydı.
Bazen biri yalnızca gözlerimizin içine bakarak anlasın içimizdekileri isteriz. Kendimizi anlatmaktan yoruluruz ve çabasızca anlaşılmak isteriz. İşte Füruzan, öykülerindeki karakterlerinin cümlelere döküp anlatamadıkları dertlerini bize anlatmak istemiş. O karakterleri bizim karşımıza geçirip gözlerinden ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını, bir ömürlerini görelim istemiş. Karakterlerin hiçbirinin kendini anlatmak gibi bir derdi yoktu ya da anlaşılmayacaklarını bilir gibiydiler. Yazar ise onları karşımıza geçirip anlaşılmayacağından emin oldukları yönlerini ve yaşadıklarını anlamamızı sağlıyordu.
Servet sokağın başındaki yokuşu çıkarken onunla birlikte o yokuşta doğup büyüyorduk.
Taşralı hikaye anlatıcısı teyzesinin evindeki odasında tavanı izlerken biz onun akıtamadığı gözyaşlarını avucumuzda topluyorduk.
Hala Adile’nin sofrasında biz de Edirne’den göçüyorduk.
Munip Bey’in günlüğünde bir gün oluyorduk.
Yaz Geldi’de çocukların ‘’Omuzumda kimsesizliğin ağırlığı var.’’ demesine gerek yoktu. Füruzan o yükü getirip bizim omuzlarımıza indiriyordu.
Karakterler günlük hayatına devam ederken, öyle etkili bir şekilde hikayelerini dinliyordunuz ki onlara birlikte o günü, o saatleri, o ömrü yaşamış oluyordunuz.
Ve bunları, yaygın öykücülük kalıplarını yıkarak yapmıştı Füruzan. Sizi alıp karakterinin beynine sokarak.
Aslında insanın düşünce