Birden,yapayalnız kalıyorum dünyada. Manevi bir çatının tepesinden seyrediyorum bütün bunları.Dünyada yalnızım.Görmek, uzakta olmaktır.Açıkça görmek,durmaktır. Tahlil etmek,yabancılaşmaktır.İnsanlar bana değmeden geçiyor yanımdan. Etrafımda havadan başka şey yok.Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyorum ki, üzerimdeki giysiyle aramdaki boşluğu bile algılıyorum.
Düşlerim saçma birer sığınak,yıldırıma karşı şemsiye açmaktan farkı yok.
Öylesine cansız,öylesine acınacak durumdayım;hareketlerden,çaba harcamaktan öylesine uzağım.
Kendi benliğimin ne kadar derinine dalarsam dalayım,düşlerdeki tüm yollar beni kaygı dolu düzlüklere çıkarıyor.
O kadar sık düş kurduğum halde,ben bile düşleri elimden kaçırdığım boşluklara düşüyorum.
Hayatla aramda ince bir cam var.Açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata.
Hüznümü akıl çerçevesine sığdırmak mı? Akıl yürütmek çaba harcamak anlamına geliyorsa,bu neye yarar ki?Hem zaten, insan üzgünken elini bile oynatamaz.Sıradan hayatın vazgeçmeyi çok istediğim o hareketlerinden bile vazgeçemiyorum. Vazgeçmek çaba istiyor çünkü,bende ise cesaret verecek küçücük bir ruh bile kalmamış.
Her şey beni yoruyor,yormayan şeyler bile. Neşeyle acının tadı,benim için bir.
Ne kadar da isterdim bir bahçedeki havuzda,kâğıttan gemilerini yüzdüren bir çocuk olmayı,bir de asma kameriyesi olsun üzerimde,kameriyenin kafesi sığ sulardaki koyu yansımaların arasında,ışıktan ve yeşil gölgelerden bir dama tahtası çizsin..