İlk bakışta, aynı konudaki yazıların büyük çoğunluğunun aksine “gerçekçi” olmak adına hiçbir önerisi olmayan, umutsuz, karamsar ve tembel bir “yeni dünya düzeni” yazısı olmadığı anlaşılıyor. Başlangıçta beni heyecanlandıran da bu olmuştu. Gerçekten de özgün ve kendi içinde temelleriyle tutarlı sayılabilecek bir metin. Buna dair hayal kırıklığı yaşatmadı. Vaziyetin boktanlığını hafife almadığı gibi karalar bağlayıp mutsuz aydın köşesine de çekilmiyor yazar.
Kitabın en iyi yanı diğer yazar ve düşünürlerin bahsinin yerli yerinde geçirilmesi ve bu bakımdan çok zengin olması. Yazarın konu üzerine etraflıca kafa yorduğu anlaşılıyor. Hemen hepsi erkek tabi adını andıklarının —biraz kafa yorduğu anlaşılıyor diyeyim en azından.
En büyük sorun ise dilinden düşürmediği “Avrupa Ruhu, gerçek bir Avrupalı olmak, Nietzsche de şöyle Avrupalı idi, ah biz Avrupalılar…” zırvası idi. Apaçık yazmadığı tuhaf bir tür ırkçı bakış tüm metnin merkezine oturmuş. Dünyaya yani Avrupalı olmayan gariban diğer insanlara falan da insan haklarını, özgürlüğü unutturmamak Avrupalıların geleneğidir, Avrupalı olmak demek kültürün gerçek koruyucusu olmak demektir, ne hallere düştük biz Avrupalılar böyle vesaire… Bayıcı sıklıkta bahsediyor hatta ismi “Avrupalılar, hadi bunlar barbar da siz bir silkelenin yakışıyor mu bize aslanlar” tadında bir şey olsa okuyucuyu daha doğru yönlendirmiş olurlardı. Özellikle son bölümde o kıtadan olmayı öyle bir anlatıyor ki, biraz daha ileri gidip üst-insan benzeri bir tanımlama yapacak kendi soydaşları için diye bekledim.
Haksızlık etmemek için yabancıların hor görülmemesi hususundan hasassiyetle bahsettiğini de ekleyeyim. Ama kitabın tamamını okuduktan sonra yazar suratıma şöyle bağırmış ve çekip gitmiş gibi kalakaldım : “Lan biz Avrupalılar bu zavallı hayvanları böyle
yani bu kadar abartılan bir şey okumayalı uzun zaman olmuştu hiçbir özel yanı yok derinliği de yok ağaç kızımız çok kayıtsız biriymiş evet anladık hang kang cım ağaç kız için hiçbir şey şaşırtıcı olamaz falan filan
baldız kadar başınıza taş düşsün allahın cezası mikroplar
VejetaryenHan Kang · April Yayıncılık · 20259,7bin okunma
Ya anlıyor gibiyim ama hoşuma gitmiyor. Yazarın ironik olarak vurguladıklarını, dikkat çekmeye çalıştığı şeyin aslında anlatıcının özgü hayatının bir parçası olmadığını bilakis büyük ölçekli bir mesele olduğunu anlıyorum. Ama amaç ne olursa olsun ortaya çıkan, kadınları erkekler üzerinden anlatma yöntemini sevmiyorum. Anlatıcı ve Ivan. Anlatıcı ve Malina. Anlatıcı ve babası. Hatta arada bir anlatıcı ve Herr bilmem ne. Kadınları daha fazla okumak isterdim. Hemen hemen hiç yer kaplamadılar kitapta, Lily'yle filan anlatıcı aşk yaşasaydı ya da ne bileyim kavga etseydi en azından. Nefret ediyorum kadının sürekli erkek sevdiğinden bahsetmesinden, kendini anlattığı kısımların onun gözündeki yeri olmasından filan. Ivan'ı sktimöldü diye bağırarak okumak istediğim pek çok sayfa oldu. Belki de kitaba yetemedim.
Tuhaf bir biçimde kendini okutuyor, şarkı gibi bir dili var sanki. Nasıl bitirdim anlamadım ama aktı. Ecem askim teşekkür ederimm! Senin yorumunu da çok ediyorum.
MalinaIngeborg Bachmann · Yapı Kredi Yayınları · 2025905 okunma
En sade şekilde, şöyle değerlendirebilirim kitabı: İhtiyar sızlanması. Fakat bu kez biraz entelektüel bir beyefendi sızlanıyor. İsminden ve belki de gündemin beni ittiği algı yatkınlığından ötürü bunun biraz araştırmalara dayandırılan bir yazı olduğunu sanarak okumaya başlamıştım.Kitaba yanlış beklentilerle başlamam benim sorunum olabilir ama şunu da eklemeliyim ki kapakta deneme olduğu belirtilmemiş ayrıca ciddi bir hava da verilmeye çalışılmış sanki (bu tabi ki çeviren yayınevine bir eleştiri). Oysa ciddiyetten epey uzak, romantik bir yazı bu. Elbette romantik yazılar da okunmaya değerdir. Kurgunun içinde romantizmi severim. Denemelerde böyle yoğun olmasını pek sevmiyorum hele ki yoksulluktan falan söz ediliyorsa en güzeli ayakları yere basan, sade, kuru ama zengin cümleler kurmaktır.
Kitabın ilk temel sorunu yersiz duygusallığı ve aslında tüm içeriği de bundan ibaret. Salt duygusallık yerine salt duygu okumak daha keyifli olabilirdi. Böyle soyut şeylerden açıklama yapmaksızın bahsedilmesinden nefret ediyorum, aynısını kendim yapmamak için kast ettiğim şeyi şöyle ifade edebilirim: Duygu özgün ve özeldir. Pek çok şeye bağımlıdır zaten özgünlüğü de buradan gelir. Olay ve durumların izdüşümü duygudur. Dışarıdan içeriye doğru çalışır. Duygusallık ise duygunun işlenip servis edilmesidir, tümüyle organik değildir ve içeriden dışarıya doğru çalışır. Benim salt duygu ile anlatmaya çalıştığım hislerin rafine edilmemesi. X'in ağlaması duygudur, yazar bunu verebilir. Ancak X'in ne kadar ağlanası bir vaziyette olduğundan söz etmek duygusallıktır. Okuyanın yorumuna alan tanımayan bir anlatımdır. Duygusallığın yalnız hüzün çağrıştırması doğru değildir, tüm duygular için söz konusudur. Ancak bu kitap için bu dar çağrışım genel olarak doğru olur çünkü yazarın bir nebze neşeli