*SPOİLER ALMADAN önerip önermediğimi görmek istiyorsanız direkt sondan ikinci paragrafa bakın!!*
Kitabın konusu, karavanla tatile giden altı kişilik arkadaş grubunun tuzağa düşürülmesi ve keskin nişancıyla gecenin karanlığında başbaşa kalmaları. Kurtulmalarının tek bir yolu var: aralarından birinin bir sırrı var ve keskin nişancı ancak o sırrı alırsa (sırrı olan hariç) beş kişiyi serbest bırakacak.
Normalde bu tarz kitapları okumaya ara vermiştim, çünkü ne yalan söyleyeyim okurken zerre heyecan, zerre gerilim hissetmiyorum. Dümdüz bir ifadeyle okumaya devam ediyor, karakterlere filan saydırıyorum. Bunda da aynısı oldu tabii ki -ama sonlarda duygulandığımı es geçmeyeyim.-
Öncelikle, Red bir kenara. Oliver. Oliver. Kitap boyunca sürekli gebermesini istediğim, zerre acımadığım, vasıfsız, hukuk kazanmış diye kendini bir halt sanan, oksijen israfı karakter. Oğlum sen ne biçim bir insansın?! Sürekli kendini lider ilan edip ortada geziniyor VE KİMSE DE ONA KARŞI ÇIKAMIYOR. KİMSE! Resmen bir geri zekâlı onları idare etmeye çalışıyor, diğerleri de aptal aptal durup onun suratına bakıyor ve neymiş efendim onda lider havası varmış, o yanılmazmış, yok o şöyleymiş, böyleymiş, gözleri böyle kızarmış, boynundaki damalar şöyle belirginleşmiş vesaire.
Yine de bunları geçtim, benim şalterin attığı nokta Joyce ve Don'ın ölmesiydi. Resmen iki tane tatlı mı tatlı insan öldü o salak yüzünden, tabii bunda Arthur'un ve enayi gibi davranan, sürekli "Bu defa karşı çıkacağım." diye düşünüp sonunda yine Oliver'in dediğine gelen Red'in de payı var. Ha bir de okurken bu bana saçma geldi açıkçası: Ben keskin nişancı olsam, karavandaki altı kişiye Joy ve Don gidene kadar telsizi açık tutmalarını ve hepsinin gözümün önünde olacak şekilde, karavandan inmesini vesaire isterim. Sonuçta amaç o