Bir gün içimdeki bütün dengelerin sustuğunu fark ettim. Sanki benliğimin taşlarından yapılmış bir ev vardı içimde, ve o ev tek bir dokunuşla yıkılıverdi. O an anladım, insan kendi içinde depremler yaşar. Kırıldım ve kırıldığım yerde kim olduğumu sandığıma dair bütün kalıplar çatladı. Sonra rüzgar çıktı, o rüzgarda ayakta durmaya çalıştım, dik durdukça daha çok savruldum. Oysa eğildiğimde, büküldüğümde fırtınanın şiddeti beni deviremedi. Bükülmek teslimiyet değilmiş, hayatta kalmak için yeni bir biçim almakmış, bunu öğrenmek zaman aldı ama öğrendim. Ve günler, aylar sonra yaralarımın üzeri kabuk bağladı, ama o kabuk kapanmış bir boşluk değildi. Tam tersine içimde yeni bir filiz taşıyordu, çatlağın kenarında yeşeren küçük bir dal gibi. Yeniden büyümek eski haline dönmek değilmiş, yeni bir senin kök salmaya başlamasıymış. Şimdi biliyorum kırılmak ölmek değil, eski benliğin ölümüdür. Bükülmek zayıflık değil, yaşamın kendi dilini öğrenmektir. Ve yeniden büyümek sadece devam etmek değil, başka bir senin mümkün olduğuna tanıklık etmektir. En sonunda yaralarım bana kendi bahçemi verdi. O bahçede acıdan çiçekler açtı, çürüyen yerlerimde toprak verimlileşti. Ve ben anladım, insan yaralarının kuruduğu bahçede gerçek anlamda kök salar.