O zamanlar “ben, beni kimse görmediği zaman en çok kendim oluyorum” diye düşünürdüm. Yeni keşfediyordum bu düşünceyi. Kimse sizi gözlemiyorsa içinizdeki gizli ikinci kişi dışarı çıkıp dilediği şeyleri yapabilir. Yakınlarda bir babanız varsa ve sizi görüyorsa içinizdeki kişi içinize saklanır.
Sinan o hafta saraya gidip gerekli müsaadeleri aldı. Yemeden içmeden çalışıp yeni taslaklar hazırladı. Sokaklar her İki yanlarından yarım arşın genişletilecekti. İki kattan yüksek ev olmayacaktı. Bu kurala uymayan ne varsa yıkılacaktı. İnşa etmek, hatta sağlam binalar inşa etmek bile kâfi değildi. Depremlere ve yangınlara böylesine açık bir şehirde, afetleri yok sayarak yaşamak bağışlanmaz cehaletti.
Nasıl da tepetaklak olabiliyordu hayat ve ne fena düşebiliyordu en tepelere yükselenler bile. Sanki sultan olsun, seyis olsun, herkes için iki kavis vardı hayatta. Kendi amellerimiz ve kelamlarımızla yukarı çıkarken, yine kendi amellerimiz ve kelamlarımızla aşağı yuvarlanıyorduk.
Ne tuhaf. Bizi koruyan kollayan insanlar vardır etrafımızda. Hiç fark etmesek de onlar oradadır daima. Karşılık ya da minnet beklemeden, sadakatle, sevgiyle, sessizce... Nice sonra anlarız kıymetlerini. Hep geç kalırız teşekkür etmekte.