Hatırlayacak olursak, Eichmann ısrarla sadece itham edildiği suçlara "yardım ve yataklıktan" sorumlu tutulabileceğini, hiçbir zaman kastin apaçık olduğu bir suç işlemediğini savunmuştu. Neyse ki hâkimler, iddia makamının Eichmann'ın bu konuda yanıldığını ispatlayamadığını fark ettiler. Zira önemli bir noktaydı bu; sıradan olduğunu söyleyemeyeceğimiz bu suçun ve sıradan olduğunu söyleyemeyeceğimiz bu suçlunun özüyle ilgiliydi. Dolayısıyla tuhaf bir biçimde, aslında ölüm kamplarında "cinayet aletini kendi elleriyle" kullananların kamplarda kalanlar olduğu da fark edildi. Hâkimlerin bu noktayla ilgili olarak söyledikleri doğrudan da öte, hakikatin ta kendisiydi: "Ceza Kanunu'nun 23. Maddesi uyarınca, sanığın faaliyetleri, tavsiye verme suretiyle suça azmettirme ve başkalarının işlediği suça yardımdır." Ancak, "sözü edilen suçun ne kadar büyük ve ne kadar karmaşık olduğu, farklı düzeylerde farklı faaliyetlerle pek çok insanın -planlayanların, organize edenlerin, bu fiillerde bulunanların katılımıyla gerçekleştirildiği göz önünde
bulundurulursa, her zamanki gibi cinayete azmettirme ve yardım
kavramlarına başvurmanın faydası yoktur. Zira bu suçlar hem kurbanların hem de suçu işleyenlerin sayısı bakımından kitlesel suçlardır; sorumluluk derecesi açısından, suça katılanların kurbanı fiilen öldüren katile yakın veya uzak olmalarının hiçbir önemi yoktur. Bilakis genelde cinayet aletini kendi elleriyle kullanan kişiden uzak-
laşıldıkça, sorumluluk derecesi artar.