Hiç buna inanmışlığınız var mı, yani sonunuzun geldiğine inandınız mı, aklınızla değil, bedeninizle inandınız mı, şu an bu sayfayı tutan parmaklarınızın sararıp kaskatı olacağını hiç hissettiniz mi?
Hayır, elbette inanmıyorsunuzdur; bu nedenle bugüne kadar hiç onuncu kattan sokağa kendinizi atmadınız, bu nedenle bugüne kadar yemeğinizi yediniz, sayfaları çevirdiniz, tıraşınızı oldunuz, gülümsediniz, yazdınız, çizdiniz...
Bir tonun payına haklar düşer, bir gramın payına ise görevler; hiçlikten yüceliğe giden doğal yol, ayrı bir gram olduğunu unutmak ve kendini bir tonun milyonlarca parçasından biri gibi hissetmektir.
Düşündüm: Nasıl olmuş da eskiler, edebiyatlarının ve şiirlerinin saçma olduğunu azıcık da olsa fark edememişler? Sanatsal sözün o devasa, o görkemli gücü baştan aşağı boşa harcanmış. Gülünç, yalnızca gülünç: Herkes kafasına estiği gibi yazmış. Aynı ölçüde gülünç ve saçma olansa, eski devirlerde denizin sahilleri gece gündüz boşuna dövüp durmuş, milyonlarca kilometrelik dalgalar oluştursa da yalnızca âşıkların duygularını alevlendirmeye yaramış olması. Biz ise aşk fısıldayan o dalgalardan elektrik ürettik, ağzından köpükler saçılan o kudurmuş mahlûktan evcil hayvan yarattık: Bir zamanların şiirinin yabani dizeleri de tıpkı böyle eyer vurularak dizginlendi. Artık şiir, bülbülün şımarıkça ötmesi demek değil; artık şiir, devlete hizmet demek; şiir, yararlılık demek.