Tam bir beyin yakıcı sonunu asla tahmin etmeyeceğimiz bir kitap olmuş bayıldım dedikleri kadar varmış uzun zamandır bu tür bir kitap okumamıştım kesinlikle okumalısınız
Kocamın KarısıAlice Feeney · Yabancı Yayınları · 202665 okunma
İlk incelemem direkt diyorum, İngilizce biliyorsanız gidin direkt ingilizce versiyonunu okuyun. Kitap size kötü çeviri ile öyle güzel bir beyin cimnastiği yaptırıyor ki, kapitalizm eleştirisi yerine ezoterik bir metini deşifre etmeye çalışıyorsunuz gibi hissettiriyor.
Örnek vermek gerekirse
Orjinal metin
Capitalist ideology in general, Zizek maintains, consists
precisely in the overvaluing of belief - in the sense of inner
subjective attitude - at the expense of the beliefs we exhibit and
externalize in our behavior.
Kitaptaki çevirisi
Genelde kapitalist ideoloji, diye ileri sürer Žižek, sergilediğimiz ve davranışlarımızda dışsallaştırdığımız inançlar aleyhine, tastamam -içsel öznel tutum anlamındaki- inanca aşırı değer vermekten oluşur.
Olması gereken çeviri
Zizek'e göre, genel olarak kapitalist ideoloji,
tam olarak içsel öznel tutum anlamında inancın aşırı değer görmesinden ibarettir; bu da sergilediğimiz ve davranışlarımızda dışa vurduğumuz inançların göz ardı edilmesine yol açar.
Ezoterik yapının, gayet basit bir çeviri aracılığı ile net bir biçimde ne anlatmak istediği aşikar, o yüzden tekrardan diyorum ingilizceniz var ise orjinal metini okuyun.
Yusuf Akçura’nın 1904 yılında Kazan’da (Rusya) kaleme aldığı 'Üç Tarz-ı Siyaset' makalesinin ve ona muasır gelen eleştirilerin yer aldığı bu kitabı incelemeye geçmeden evvel, eserin telif edildiği döneme dair ufak hatırlatmalar yapmak gerekir. Osmanlı’nın Balkanlar’da isyanlarla kaynadığı, iktisadi iflasın eşiğine gelip varidatını Düyun-u Umumiye’ye kaptırdığı bu süreçte, alternatif siyaset üretmek çok sıkı bir sansür rejimiyle engelleniyordu. Bu istibdat ortamında muhalif Jön Türkler, hukuken Osmanlı’ya tabi olsa da fiilen İngiliz idaresinde olan Kahire’ye sığındılar. Sansür zincirinin kırıldığı ve radikal fikirlerin serbestçe tartışılabildiği Türk Gazetesi’nde neşredilen bu makale, kendisi de bir sürgün olan Akçura’nın Osmanlı’ya dışarıdan bakarak yaptığı rasyonel ve duygusallıktan uzak tahlilin en somut örneğidir. Dolayısıyla bu derleme, yalnızca maziye gömülen imparatorluğun çöküşüne dair bir reçete sunmakla kalmıyor; aynı zamanda günümüz Türk siyasi düşüncesinin de temel taşlarını döşüyor.
Akçura, bahsettiğimiz bu üç siyasi akımı faydalı ve uygulanabilirlik açısından inceliyor ve bir siyaset bilimci gibi, “Ben size hayal satmayacağım. ‘Bu fikir tüm insanlığı kurtaracak’ gibi boş ve süslü safsatalarla analiz yapmayacağım,” diyor. Bu doğrultuda sırasıyla her bir fikre, “Hangisi Osmanlı toplumuna daha çok kuvvet kazandırır ve onun bu acımasız dünyada hayatta kalmasını sağlar?” şeklinde yaklaşır. Akçura’ya göre Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi; bütün Müslümanların ve Türklerin menfaatine ters değildir. Fakat sadece İslamcılık siyaseti izlemek, Osmanlı Devleti’nin ve Türklerin çıkarlarına tamamen muvafık düşmez. Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslim tebaayı göz önünde bulundurursak, bu fikrinde pek de yanlış sayılmaz. Türkçülük menfaatine gelince; bu fikir de ne
Hayatında hiçbir özelliğini geliştirmemiş olan paşa babasından kalan paraları sağa sola savurarak zevküsefa içinde yaşayan, arabasıyla parklarda gezerek vaktini boşa harcayan, gezerken gördüğü bir kadını takıntı hâline getirip sürekli onu düşünen mirasyedi ve yabancı özentisi Bihruz Bey’in işe yaramaz hayatı son derece sıkıcı bir şekilde anlatılmış.
Araba SevdasıRecaizade Mahmut Ekrem · Salon Yayınları · 202030,9bin okunma
Tam 14 gün sürdü. 14. Günün sabahı son otuz sayfayı da okudum, kitabı kenara koydum. Oh be! dedim, nihayet bitti. Steinbeck dedim, sana laflar hazırladım.
Sevdiğim bir okuma grubu bu ay bu kitabı okuyor. Çok övüldü, bari ben de okuyayım dedim. Havalı da bir adı var hani, şöyle Saramago romanları ile yarışır cinsten. Aldım elime kitabı, 20 sayfa falan okudum, bi durdum, az buz değil 650 sayfa, yahu dedim sen bu yolu yürüyebilecek misin? Zaten sosyal medyada gezmekten sabır mabır kalmamış, dikkat yeteneği desen hak getire. Bak sıkılırsan bırakması da zor gelir, vicdan falan, yol yakınken geri dön. Kenara bıraktım kitabı. Ertesi gün, beni hangi güç iteledi hiç bilmiyorum, başladım yeniden okumaya, başlayış o başlayış. Böyle anlatınca elimden bırakmadan bir solukta okudum sanacaksınız muhtemelen, hoş 14 gün detayını çoktan verdim yukarıda da neyse, ama öyle olmadı. Yani başka türlü bir şey oldu, anlatayım.
Bu kitabı okurken edebiyata dair bazı sorgulamalara giriştim. Son zamanlarda bir soru çalınıyor kulağıma; “eski kurgu eserleri hala okumak zorunda mıyız?” Bağışlayın, biraz tuhaf bir aktarım oldu ama kast edilen şu; okullarda bize ısrarla tavsiye edilen, çoğu 19. Yüzyıla ait klasiklerin hala aynı öneme sahip olup olmadıklarına dair bir sorgulama. Bu senenin başında Balzac’ın Albay Machbet’ini okurken bir anda şu soruyu sorarken bulmuştum kendimi; “Edebiyatta bugünün insanlığına açılan onlarca pencere varken ben iki yüz sene önce Paris’de bir hukuk bürosunda neler olduğunu bilmeli miyim? Bir kaç ay öncesine daha sarıyorum filmi ve Casterbridge Başkanı’nı okuduğum güne gidiyorum. Hatırladığım tek şey her sabah bir dizinin başına oturur gibi heyecanla kitabın başına oturup karısını ve çocuğunu bir panayırda satmış olan Michael Henchard’ın maceralarını okuduğumdu ve
Cennetin DoğusuJohn Steinbeck · Sel Yayıncılık · 201711,5bin okunma
Tekrar tekrar okunabilecek bir kitap. Kitabın kapağında yer alan bağırsak kelimesinden kitabın sadece bu organı ele aldığını düşünmeyelim. Çünkü yazar farklı besin değerleri hakkında bilgi verip tamamen bize bir sindirim yolculuğuna çıkarıyor. Bu süreçte tüm sindirim sisteminde görevli organlar hakkında detaylı bilgi veriyor. Bu bilgilerin yanı sıra bazı deneysel araştırmalar hakkında da bilgilendirip farklı farklı mikrobiyata türlerinin bizim üzülmemizden, sevinmemizden, aşık olmamıza kadar aslında bir çok seçimlerimize, ruh halimize etki ettiğini defalarca pekiştiriyor.
Beslenme dediğimiz şeyin sadece bizi hayatta tutmaya yaratan bir enerji kaynağından ziyada var olma biçimimizi şekillendiren bir durum olduğunu bir kez daha farkına vardım. Gerçekten ne yersek o oluyoruz. Masum gördüğümüz hamur işleri, bize mutluluk kattığını düşündüğümüz çikolatalar, tatlılar aslında vücudumuza, beynimize ve hayatımıza etki ederek bizi farklı bir yola sürüklüyor. Bir kere geldiğimiz hayatta “ Aman ya bir kere geldik zaten öleceğiz istediğimiz her şeyi tüketelim” diyoruz. Ama farklı bir pencereden şunu da görmekte fayda var: Sağlıklı bir vücut ve enerjik bir hayat için de tek bir hayatımız var.
Tabi ki bu durum bir kitap okudum bilgilendim dyerek geçemeyiz. Çünkü şimdiye kadar vücudumuza aldığımız besinler bazı zararlı mikrobiyatalarımızın sayısını artırdı ve onların çoğalmasında yıllar geçtiği gibi onların yerine sağlıklı bakterilerinin alması için de zamana ihtiyacımız var. O yüzden tekrar sağlıklı bir bağırsak miktobiyatası ve sağlıklı, mutlu bir yaşam için de zaman verelim kendimize.
Yazımı duyduğumda çok hoşuma giden iki sözle sonlandırmak istiyorum:
- Beyin bilmekle değil yapabilmekle ilgili bir sistemdir. Yapamadığımız hiçbir bilginin de faydası yoktur.
- Kaderimizi