Toprak

Toprak
@beyoglucu
Beyoğluyum ben rüzgarlar, öğrenciler, yağmurlar kadar eski. Dünyanın ilk günleri ilk sakinleri gibi eski.
Beyoğlu'nun En Güzel Ablası
İstanbul
İstanbul
61 okur puanı
Aralık 2020 tarihinde katıldı
Puan vermedi·136 syf.··
2025 4. kitabı
Deprem öldürmez; gaflet öldürür. Türkiye, yeryüzünün damarlarında yaşayan bir canlı gibi, her an nefes alıp veren fay hatlarının üstünde uzanıyor. Kuzey Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya, Ege’nin derin yarıklarına kadar, toprak sürekli kıpırdıyor. Bu kıpırdanış, doğanın değil; insanın ne kadar hazırlıksız olduğunun aynası. 99’un karanlık gecesi, 24 Ocak’ın acı sabahı, 6 Şubat’ın yıkıcı sessizliği... Her biri, bize bilimin değil, ihmalkârlığın bedelini hatırlattı. Prof. Dr. Naci Görür gibi bilginler, yıllardır bu ülkenin altındaki gerçeği okumaya çalışıyorlar. Onlar, yerin dilini çözüp uyarıyor; ama biz hâlâ kulaklarımızı TV kahinlerinin uğultusuna, sosyal medyanın hurafelerine veriyoruz. Her sarsıntıdan sonra “neden” diye soruyoruz ama cevabı çoktan verilmiş: Bilimi duymayan toplum, enkazın altındaki sessizliktir. Görür’ün Türkiye’de Deprem adlı eseri, karmaşık jeolojik verileri halkın anlayacağı bir dille dönüştürürken, aynı zamanda bir uyarı manifestosuna dönüşüyor. Marmara Denizi’nin altındaki o gergin hat, sanki bir gün “hazırım” demek için bekliyor. Celal Şengör’ün katkılarıyla şekillenen bu bilimsel öngörüler, İstanbul’un kaderini değil, bizim seçtiğimiz rotayı anlatıyor. Çünkü kader, çoğu zaman kötü planlanmış bir geleceğin süslü adıdır. Ne yazık ki “kentsel dönüşüm” adı verilen o büyük umut, betonla süslenmiş bir rant yarışına dönüştü. Binalar yükseldi, ama bilinç çöktü. Kanal İstanbul gibi devasa projeler, deprem gerçeğiyle yüzleşmeden doğaya meydan okumanın yeni biçimleri oldu. Oysa deprem, yalnızca toprağın değil, insanın da vicdanını sarsmalıydı. Kitap, felaket anında değil, felaket gelmeden önce düşünmeyi öğütlüyor. Eğitim, sismik kültür, acil planlama… Bunların her biri, hayatta kalmanın sessiz dualarıdır. Deprem bir doğa olayıdır; ama onun yıkımı, insanın
Türkiye'de DepremNaci Görür · Doğan Kitap Yayınları · 2020182 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·240 syf.··
2025 6. kitabı
Dünya iki sahneye ayrılmış gibidir; biri yaşadığımız gerçeklik, diğeri arzuladığımız ütopya. Sırtlarını dönmüş, birbirine erişemeyen iki ayrı perdede oynayan oyunlar. Bu metin, o perdeler arasında sıkışmış bir ruhun içindeki hesaplaşmanın sessiz, ısrarcı çığlığı. Okurken bir satırda kendinizi yakalarsınız; sonraki satırda durup nefesinizi sayarsınız. Gözleriniz dolar, boğazınızda bir yumru kalır. Çünkü sözcükler sadece okunmaz, bedenlenir. Hiçbir kitabın sizi böyle içeri çektiği oldu mu? Benim için bu yapıt tam olarak öyle; önce şaşkın, sonra sarsılmış, en sonunda suskun bırakan bir etki. Her dize, hayatın acısını taşıyan bir yük gibi omuza biner; kelimeler olgunlaşmış bir yüreğin kanıtlarıdır, kâğıda dökülmüş yaşanmışlık. Burada konuşan ses, kırk yılın ve kırk mevsimin muhasebesini yapan bir ruhtur; bitmiş bir dönemle vedalaşmanın hüznüyle, yeniden doğmaya dair titrek umutların aynı anda yankılanması. Metnin damarlarında yalnızlık, tükenmişlik, aidiyet eksikliği, mücadele, ölüm ve yeniden doğuş dolaşır. Ama en ağır his, anlaşılmamışlık; insanın kendi iç dünyasını dünyaya açtığı, en keskin davettir bu. Her kelimede bir yara izi, her dizede geçmişin sükûtlu tanıklığı vardır. Yazarın dünyası yüzeyde durmaz; eğer içine çekilmezseniz siz dışarıda kalırsınız. Bu kitap, gözü görmeyene gökkuşağını tarif etmeye benzer; kelimeler tek başına yetmez, hissetmek gerekir. Şairin sesi yalnızca dilin ritmi değil; yaşam bilgeliği, acı, sabır ve öfkenin bileşimidir. Her dize yeni bir pencere açar okura; bazen kapanır, bazen çarpışır, bazen ise yankı bırakır. Bu yapı kimi için dağınıklık, kimi içinse derin bir zenginliktir. Algı ile sabır arasındaki ince çizgi burada belirginleşir. Eser, alışılmış okuma alışkanlıklarını zorlar. Onu anlamak, çoğu zaman onu okumayı öğrenmek demektir;
Erbainİsmet Özel · Tiyo Yayınevi · 201211,6bin okunma
En derin sessizlik, yanında kimse yokken kendi kalbinden yükselen çığlıktır.
Puan vermedi
Rousseau: Felsefeyi Gündelik Hayata İndiren Düşünür Rousseau’nun farkı, gündelik meselelere felsefi yaklaşımlar getirmesi değil; tam tersine felsefi meseleleri gündelik olaylar gibi ele almasıdır. Yani Marx gibi “toplumsal konumu gereği proletarya, sınıflı toplumsal yapıyı sona erdirecek iradedir” demez; Müslüm Baba gibi “yakarsa dünyayı garipler yakar” der. Belki de bu yüzden düşünceleri akademik soğukluktan ziyade, halkın diline yakın bir sıcaklık taşır. Doğrusu ben Rousseau’nun ardı arkası kesilmeyen devrik cümlelerle, ağır aksak bir anlatıma sahip olduğunu düşünüyordum. Tıpkı bazı yerli filozoflarımız gibi, gereksiz anlam yüklemeleriyle mânâyı felç eden bir tarz bekliyordum. Ama yanıldım. Aksine, Rousseau’nun üslubu hem sade hem de doğrudan. Onun ilgisini asıl çeken şey, olayların oluşumundan çok siyasi yansımalarıdır. Örneğin “bir insan neden köle olur?” sorusunu sormakla yetinmez, “bir insan neden başka birini köle yapmak ister?” sorusunun peşine düşer. Bu yönüyle eserleri yalnızca bir felsefi tartışma değil, aynı zamanda siyasi bir manifestodur. Rousseau’da dikkat çeken bir diğer nokta liberal yanıdır. Topluma bireyden, bireye toplumdan bakar. Ona göre insan ve devlet, birbirinden bağımsız iki aygıt değil; tek bir olgunun iki farklı kavramıdır. Her ne kadar bireysel hakların önemini vurgulasa da, bu hakların bireysel mücadelelerle değil, ortak bir toplumsal anlaşmayla korunabileceğini savunur. Böylece insan, sevdiği işi yaparken topluma da faydalı olabilecektir. Sonuçta Rousseau, bireyin kendisi için oy kullanmasını savunacak kadar liberal; ama verdiği oyun topluma da fayda sağlamasını isteyecek kadar toplumsal bir düşünürdür. İşte bu denge, onu yalnızca bir filozof değil, aynı zamanda bir yol gösterici kılar.
Toplum SözleşmesiJean-Jacques Rousseau · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201918bin okunma
Puan vermedi
Anlaşılmanın Beğenilmekten Daha Önemli Olduğu Bir Yer Sanki Osamu Dazai’yi eritip Sylvia Plath’ın kalıbında dondurmuşlar ve sonra edebiyata İnsanlığımı Yitirirken adıyla bırakmışlar. Şaka bir yana, bu kitabın satırlarında ben de Sırça Fanus’un tadını aldım. Belki de bu yüzden okurken yalnızca bir Japon yazarla değil, evrensel bir yalnızlıkla yüzleştiğimi hissettim. Doğrusu, bir Uzakdoğu kitabından beklentim en fazla birkaç meditasyon öğüdü ya da motivasyon gazıydı. Kanepeden kanepeye sıçratan, insanı yapay bir huzura çağıran metinler… Ama Dazai bambaşka bir şey yaptı: Japon edebiyatına olan uzaklığımın sadece coğrafi değil, zihinsel olduğunu da itiraf ettirdi. Kitap boyunca gettoların sarhoşlarıyla çarpışıyor, Tarkovski filmlerinden çıkma tiplerle tokalaşıyor, Kafka’nın böceğinden hallice dönüşümlere uğruyorsunuz. Ortalarda ise toplumcu gerçekçi yalnızlıklara karışıyor, sanki sosyolojiyi edebiyatın tokadına maruz bırakıyorsunuz. Dazai, bireysel acıyı toplumsal bir aynaya dönüştürüyor. Spoiler vermeyeceğim; çünkü intihara meyilli olanların okuma iştahını kabartmak, olmayanların ise hevesini kırmak istemem. En iyisi, okuma kararını her bireyin kendi ruh hâline bırakmak. Benim bu kitaptan çıkardığım en güçlü sonuç şu: Beğenilmekten çok, anlaşılmak önemlidir. Dazai’nin metni tam da bu çelişkinin kalbine dokunuyor.
İnsanlığımı YitirirkenOsamu Dazai · İthaki Yayınları · 202560,4bin okunma