Deprem öldürmez; gaflet öldürür.
Türkiye, yeryüzünün damarlarında yaşayan bir canlı gibi, her an nefes alıp veren fay hatlarının üstünde uzanıyor. Kuzey Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya, Ege’nin derin yarıklarına kadar, toprak sürekli kıpırdıyor. Bu kıpırdanış, doğanın değil; insanın ne kadar hazırlıksız olduğunun aynası. 99’un karanlık gecesi, 24 Ocak’ın acı sabahı, 6 Şubat’ın yıkıcı sessizliği... Her biri, bize bilimin değil, ihmalkârlığın bedelini hatırlattı.
Prof. Dr. Naci Görür gibi bilginler, yıllardır bu ülkenin altındaki gerçeği okumaya çalışıyorlar. Onlar, yerin dilini çözüp uyarıyor; ama biz hâlâ kulaklarımızı TV kahinlerinin uğultusuna, sosyal medyanın hurafelerine veriyoruz. Her sarsıntıdan sonra “neden” diye soruyoruz ama cevabı çoktan verilmiş: Bilimi duymayan toplum, enkazın altındaki sessizliktir.
Görür’ün Türkiye’de Deprem adlı eseri, karmaşık jeolojik verileri halkın anlayacağı bir dille dönüştürürken, aynı zamanda bir uyarı manifestosuna dönüşüyor. Marmara Denizi’nin altındaki o gergin hat, sanki bir gün “hazırım” demek için bekliyor. Celal Şengör’ün katkılarıyla şekillenen bu bilimsel öngörüler, İstanbul’un kaderini değil, bizim seçtiğimiz rotayı anlatıyor. Çünkü kader, çoğu zaman kötü planlanmış bir geleceğin süslü adıdır.
Ne yazık ki “kentsel dönüşüm” adı verilen o büyük umut, betonla süslenmiş bir rant yarışına dönüştü. Binalar yükseldi, ama bilinç çöktü. Kanal İstanbul gibi devasa projeler, deprem gerçeğiyle yüzleşmeden doğaya meydan okumanın yeni biçimleri oldu. Oysa deprem, yalnızca toprağın değil, insanın da vicdanını sarsmalıydı.
Kitap, felaket anında değil, felaket gelmeden önce düşünmeyi öğütlüyor. Eğitim, sismik kültür, acil planlama… Bunların her biri, hayatta kalmanın sessiz dualarıdır. Deprem bir doğa olayıdır; ama onun yıkımı, insanın