Toprak

Toprak
@beyoglucu
Beyoğluyum ben rüzgarlar, öğrenciler, yağmurlar kadar eski. Dünyanın ilk günleri ilk sakinleri gibi eski.
Beyoğlu'nun En Güzel Ablası
İstanbul
İstanbul
61 okur puanı
Aralık 2020 tarihinde katıldı
Puan vermedi·200 syf.··
2025 2. kitabı
Cemil Meriç gibi düşünce dünyamızın en haysiyetli kalemlerinden övgü almış bir kitabın kötü çıkma ihtimali var mı? Yok. Ben de öyle düşündüm, nitekim Jules Payot’nun İrade Terbiyesini okuyunca bu kanaatim iyice pekişti. Bazı kitaplar vardır, sizi sadece bilgilendirmez; sizinle tartışır, sizi azarlamadan uyarır, omuzunuza dokunup potansiyelinizi hatırlatır. İşte Payot’nun eseri bu türden: okuruyla söyleşen, onu yargılamadan dürten, adeta bir ayna gibi insanın zaaflarını yüzüne vuran bir kitap. İtiraf edelim: kişisel gelişim dendiğinde çoğumuzun aklına şarlatanlık gelir. Astrolojiden enerji terapisine, yaşam koçluğundan kuantum masallarına kadar herkes uzman kesilmiş durumda. Profesöründen tinercisine kadar herkesin “hayat reçetesi” var. Böyle bir kirlilik içinde Payot’nun bir sosyolog olarak yazdığı bu eser, temiz bir nefes gibi geliyor. Çünkü salt kişisel gelişim değil; tarihten örneklerle, toplumsal analizlerle, insana dair gözlemlerle örülmüş bir kitap bu. Dolayısıyla Payot’ta o malum sorular “Sen tarihçi misin, yaşam koçu musun, sosyolog musun?” anlamsızlaşıyor. Payot, öğrenmekle bilmek arasındaki farkı öyle bir ortaya koyuyor ki insan ister istemez kendini yokluyor. Ezberle pratik arasındaki uçurumu, akıllı bir papağan ile tecrübeli bir insanın arasındaki farkı gözünüzün önüne seriyor. Bir sınavdan sıfır almış ama hayatın meydanında dimdik duran “aptalı”, kâğıt üstünde tam puanla parlayan ama hayatta ilk darbede yıkılan “dahi”ye tercih ediyor. Bu açıdan Ölü Ozanlar Derneği'ni hatırlatıyor: hayat, ezberlenmiş cümleleri tekrar etmek değil; özgürce düşünmek ve iradeyi eğitmektir. Düşünün, film 1988’de çekilmiş ama Payot bu kitabı 1894’te yazmış! Kleinbaum’un Payot’tan “esinlenmiş” olması hiç de fena bir ihtimal değil. Üstelik eser, Ali Şeriati’nin İnsanın Dört
İrade TerbiyesiJules Payot · Ediz Yayınevi · 201838,5bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi
Bilge Karasu’nun “Gece”sinde Yalnızlığın Diyalektiği Bazı kitaplar vardır, anlaşılmak için sadece okunmayı değil, üzerine uzun uzun düşünülmeyi de ister. Bilge Karasu’nun Gece adlı eseri tam da böyle bir kitap. Yalnızlık, gece ve gündüz arasındaki diyalektik üzerinden yürüyen bir anlatı, okuru ilk andan itibaren hem somutla hem de soyutla yüzleştiriyor. Karasu, gerçek ile mecazı öyle bir harmanlıyor ki, okur bir süre sonra metnin içinde ilerlerken kendisini hem kendi iç dünyasında hem de ülkenin kültürel dehlizlerinde gezinirken buluyor. Kitapta “gece” yalnızca zamanın bir dilimi değil; karanlığın, gizlenmiş olanın, üstü örtülenin sembolü. “Gecenin işçileri” ifadesi ise eserin kalbinde duran metaforlardan biri. Bunu anlamadan, Karasu’nun metninin derinliklerine inmek neredeyse imkânsız. Ne var ki, alışılmışın dışına çıkmadan da farklı olunabilirdi belki. Çünkü metin, okuru zorlayan, kimi zaman anlaşılmazlığa yaklaşan bir üslup barındırıyor. Bu da Karasu’nun edebiyatını eşsiz kıldığı kadar yorucu da kılıyor. Yine de eserin meziyetleri inkâr edilemez. İğnelemelerindeki ustalık, imgelerin diline hâkimiyeti, üstü kapalı dokundurmalarıyla okuru sürekli tetikte tutuyor. İçsel dürtüleri harekete geçiriyor, toplumcu gerçekçi göndermelerle metni güncel bir zemine oturtuyor. Yakın tarihe dair izler taşıyor, hatta ülkenin kültürel kodlarını çözümlemek için bir rehber gibi işlev görüyor. Sonuçta Gece, yalnızca bir roman değil; bir bakış biçimi. Okurunu zorlayan, yer yer yorucu bir eser olsa da, ülkeye yukarıdan bir bakış atmak isteyenler için güçlü bir davet. Karasu, gündüzün aydınlığına rağmen gecenin karanlığında daha çok şeyin saklı olduğunu hatırlatıyor.
GeceBilge Karasu · Metis Yayınları · 20202,849 okunma
Puan vermedi
Facebook’un hayatımıza girmesiyle birlikte “copy-paste” kültürü de hayatımıza dahil oldu. İnsanlar kendi sözlerini üretmek yerine, başkalarının cümlelerini kopyalayıp yapıştırarak kimlik inşa etmeye çalıştılar. Bir süre sonra bu alışkanlık, yalnızca fikirlerde değil, hayat tarzlarında da kendini göstermeye başladı. Herkes birbirini tekrar eder hale geldi; üstelik mesleklerinin yanında “ek iş” olarak yaşam koçluğuna soyunanlar da cabasıydı. Sanal ortamda psikologlar adeta mesaiye kalıyor, kendilerine ait cümlelerle değil, klişe motivasyon sözleriyle insanlara gaz veriyorlardı; “Ben yapabildiysem sen de yaparsın” ya da “Ben bile yaptıysam sen hayli hayli yaparsın.” Oysa farkında değillerdi ki bu sözler, aslında muhataplarına iltifat değil, hakaret niteliği taşıyordu. Hazıra konmuş bir insanın, binbir engelle boğuşan birine “senin inanılmaz bir gücün var” demesi, arenadaki köleye aristokratın tribünden seslenmesine benziyordu. Seyirci konforuyla yapılan bu “gazlama”lar, motivasyon değil alay barındırıyordu. Bir anda tüm ülke, deneyim aktardığını zanneden ama aslında tecrübesizliğini bulaştıran insanlarla doldu. Bu kısır döngüyü kıran isimlerden biri Doğan Cüceloğlu oldu. Ardından Beyhan Budak, bu kazanımı sürdürdü. Onun farkı, insanlara bir mola yeri sunmaktan ziyade, onlara yol arkadaşlığı yapmasıydı. Budak’ın kıymeti, psikolojiye sadece ticari bir pazar gözüyle bakmamasında yatıyor. Cem Yılmaz’ın dediği gibi; “Para için iş yapmıyor; bir iş yapıyor, para ediyor.” Hatta işin ucu paraya dokunuyor mu, o bile meçhul. Budak, dayatmadan dönüştürmeye çalışan bir tavır sergiliyor. Onu, fizik kurallarına aykırı tavsiyelerle psikolojiyi bir tür edebiyat malzemesine dönüştüren influencer-psikologlardan ayıran da bu. Sonuç olarak Budak’ın kitabını bir “kendinizin kullanım
Kendine İyi Davran Güzel İnsanBeyhan Budak · Destek Yayınları · 201912,9bin okunma
Puan vermedi
Ziya Gökalp’i Okumak: Köklerle Çağ Arasında Bir Yolculuk Öncelikle içinizdeki o gürültülü “ver mehteri” gazını kısmak, belinizdeki altıpatları usulca çekmeceye bırakmak, kapıdaki beyaz Toros’u garaja çekmek gerekiyor. Ardından buz gibi bir suyla elinizi yüzünüzü yıkayıp zihninizi berraklaştırın. Çünkü Gökalp’i okumak, hamasi duygulardan ziyade sakin bir dikkatle yapılmalı. Bu kitap da öyle okunmalı: uhuletle ve suhuletle. Ziya Gökalp, Türkçülüğün teorisyenleri arasında öncü bir isim. Milliyetçi bir sosyolog, ülkü sahibi bir halkçı, akıl dolu bir eleştirmen, yüzleşmeyi bilen bir aydın. Toplumcu entelektüel kimliği, keskin zekâsı ve sivri kalemiyle doğrudan kalbinize dokunuyor. Onun üslubu, özde Türkçü, biçimde Turancı. Gökalp bu kitapla, doğu ile batı arasında sıkışıp kalan Türk’e yol arkadaşlığı yapıyor. Kökleriyle arasında köprü kuruyor, kim olduğunu unutmaması için tarihini hatırlatıyor. Daha genç bir devlete, “sen aslında tarihin yaşıtı bir milletsin” diyor. Ona göre Türk, çağdaşlaşmak uğruna geçmişini unutamaz, ırkçılığa varan bir milliyetçilik uğruna da çağını ıskalayamaz. Yani ne kafatasçı bir dar görüşlülük, ne de Türklüğü unutturan bir hümanistlik… Kitap; dilden dine, ırktan kültüre, tarihten sosyolojiye uzanan geniş bir perspektifle Türkçülüğün derinlerine iniyor. Faşizan bir söylemden uzak, dışlayıcı bir anlayıştan arınmış bir dil taşıyor. Eğer önyargılarınızı bir kenara bırakırsanız, yanlış anlamalardan da sıyrılıp Gökalp’i daha berrak görebilirsiniz. Ve işte satırların arasında bir haykırış duyuluyor: “Ey Ölümsüz Türk Milleti! Kendine dön! Su gibi akıttığın kanına, Dağlar gibi yığdığın kemiklerine layık ol!” — Bilge Kağan Sonuçta, Gökalp’i okumak yalnızca bir fikir yolculuğu değil; aynı zamanda bir hatırlayış, bir silkiniş ve bir uyanıştır.
Türkçülüğün EsaslarıZiya Gökalp · Ötüken Neşriyat · 20227,8bin okunma
Puan vermedi
Her kitap aslında yazarının bir yansımasıdır. Satır aralarına gizlenmiş bir parmak izi, bir kimlik kartı, bir gölge gibidir. Kokusundan tanınan bir meyve gibi, sesinden ayırt edilen bir sanatçı gibi, yazar da kitabından bilinir. O yüzden Atsız’ı tanıyan biri için durum çok nettir: Kitabın kapağında başka bir isim yazsa da, hatta hiç isim yazmasa da, okuyan kişi bunun Atsız’a ait olduğunu anlar. Çünkü onun kalemi, tıpkı yüzü gibi, ses vermeden bile kendini ele verir. Atsız hakkında uzun uzadıya konuşmaya gerek yok; o, zaten herkesin bildiği bir simadır. İsmet Özel gibi uçlarda gezen bir şair, Türkeş gibi öfkesini davasına borçlu bir asabi. Farkı, milliyet ile dini bir potada eritmeye çalışmamasıdır. Bu tutumu haklı mı, haksız mı ayrı mesele… Zira milliyetin dinle kaynaştığı en bariz örnek siyonizmdir. Yahudiler’in bu birleşimi acaba Atsız’ı haklı mı çıkarıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Din ve milliyet birbirinden ayrı mı ele alınmalı? Vatanı sevmek için bir dine bağlı olmak şart mı? Atsız, bu sorularla aslında “vatan sevgisi imandandır” anlayışına meydan okuyor. Kahramanın Tanrı’ya başkaldırısı da onun ateizme meyleden yönünü gösteriyor. Tartışmaya fazlasıyla açık bir alan; ama birkaç satırlık incelemeye sığmayacak kadar derin. Atsız’ı okumanın yolu, ideolojik gözlükleri bir kenara bırakmaktan geçiyor. Onu peşin hükümle okursanız nefret edersiniz; romantik bir insancılıkla okursanız bu defa aşırı seversiniz. Ama tarafsız, dümdüz bir okuma yaparsanız, “en az Sabahattin Ali kadar iyi” demekten kendinizi alıkoyamazsınız. Çünkü mesele, nereden baktığınızla alakalıdır. Romanın kahramanı ise ruh ile beden, ideal ile ütopya arasında kalmış bir figürdür. Askerliğinin insanlığını aşan yanlarıyla, insanlığının askerliğe uymayan tarafları arasında sıkışır. Vatan sevgisi
Ruh AdamHüseyin Nihâl Atsız · Ötüken Neşriyat · 201934bin okunma