Toprak

Toprak
@beyoglucu
Beyoğluyum ben rüzgarlar, öğrenciler, yağmurlar kadar eski. Dünyanın ilk günleri ilk sakinleri gibi eski.
Beyoğlu'nun En Güzel Ablası
İstanbul
İstanbul
61 okur puanı
Aralık 2020 tarihinde katıldı
Puan vermedi
Gerçekle Kurgunun Buluştuğu Bir Roman Bir kitabı okurken bazen kendinizi adeta bir filmin içine düşmüş gibi hissedersiniz. Öyle ki sayfalar, sahnelere dönüşür; satırlar bir yönetmenin kamerasından süzülüyormuş gibi akar. İşte bu roman da tam olarak böyle bir etki yaratıyor. Sanki ses getirmiş bir olayı birinci ağızdan dinliyor, büyük prodüksiyonlu bir filmi beyazperdede izliyormuşsunuz gibi. Eğer senaryolaştırılsa, Hollywood’un tekeline meydan okuyacak güçte. Çünkü Batı’nın yapay kahramanlık hikâyelerine karşılık, burada yaşadığımız coğrafyanın gerçekleri var. Batı, terörü bitirmek için bir başka terör örgütü yaratmayı maharet sayarken aslında kendi elleriyle virüsü yaydı. Orta Doğu’ya soktuğu bu virüs, er geç dönüp dolaşıp kendi kapılarını da çaldı. Ama onca teknolojiye, onca imkâna rağmen doğrudan yüzleşecek cesareti bulamadılar. Taşeron örgütler kullandılar, çünkü korkaklıklarını saklamanın başka yolu yoktu. Bu roman, işte tam da bu yalancı imparatorluğun maskesini düşüren bir ayna gibi. Ama hikâye yalnızca politik bir hesaplaşmadan ibaret değil. Görev ile aşkın, ölüm ile intikamın iç içe geçtiği bir serüven bu. Yazar Ahmet Şafak, sahnede sesiyle başardığını kalemiyle de başarmış. Şarkılarında hissettirdiği duyguları satırlarda yeniden üretmiş. Kitabı bitirdiğinizde içgüdüsel olarak açıp “Yalnız Kurt” parçasını dinleme isteği doğuyor insanda. Bu bile edebiyat ile müziğin yazarın kişiliğinde nasıl bütünleştiğini gösteriyor. Konuya, belki sayısız filmden dolayı aşinayız. Ama yaşadığımız coğrafya bizzat bu senaryoların gerçeğini barındırdığı için roman çok daha etkili. Bir roman, ilhamını kendi topraklarının acılarından, mücadelelerinden, kahramanlıklarından alıyorsa işte o zaman kıymetlidir. Türü polisiye, mekanı Türkiye olunca da tadından yenmez.
Kurt 2015Ahmet Şafak · Küsena · 2012103 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·272 syf.··
2022 15. kitabı
Bu kitap, anlamanın ötesinde, hissetmeyi zorunlu kılıyor. Eğer yüksek frekansta bir iç sese, derinlikli bir hayat bilgisine ve zengin bir iç dünyasına sahipseniz, sayfalar arasında yalnızca yoksulların hikayesini değil, kendi vicdanınızın çıplak yüzünü de göreceksiniz. Jack London öyle bir kalem ki, insana bir su damlasıyla bile empati kurdurur. İnsan kimi zaman bir yaprağı savurduğu için rüzgara kızar, kimi zaman da rüzgarı buna mecbur bıraktığı için yaprağa. Bazen yaşamı bir köpeğin gözünden görür, bazen de yaşamın gözünden köpeği. London’ı farklı kılan, bu içsel derinlik ve empatiyi satırlara yedirebilmesidir. Bu kadar sahici yazabilmesi, acıyı yalnızca gözlemlemeyip pratikte de yaşamış olmasından kaynaklanır. London’un neden yoksul insanların arasına karıştığını sormak gerek: Tribünlere oynamak için mi? Yoksulluğu gözlemleyip edebiyatına malzeme devşirmek için mi? Yoksa o derin empati yeteneğini pratiğe dökerek, onların acısını okuyucuya da yaşatmak için mi? Cevap aslında ortada. Onun intiharı bile bu gerçeğin altını çizer: İçine sığdırdığı ızdıraplar, öykü kılığına bürünmüş acılar, yaşama içgüdüsünü bile alt edecek kadar ağırdı. Bu yüzden "Uçurum İnsanları" bir hikaye değil, kanlı canlı bir tecrübeler kitabıdır. London, üzerinde güneş batmayan toprakların öteki yüzünü gösterir bize. Düzen maskesiyle örtülmüş yoksulluğu, kanun kılıfıyla kamufle edilmiş fakirliği, özgürlük aldatmacasıyla hakkı gasp edilen köleleri, demokrasi şarkılarıyla susturulmuş ötekileri… Kısaca, sistemin “garanti altına aldığı” adaletsizliği, hukukun kişiye göre şekil alışını ve hakkın keyfi dağıtımını ifşa eder. Uçurum İnsanları yalnızca bir edebi eser değil, bir vicdan testidir. Yoksulların unutulmuş yüzlerine dikkat kesilmek, onların acısını paylaşabilmek için okunmalı. Çünkü Jack
Uçurum İnsanlarıJack London · Alfa Yayınevi · 20204,564 okunma
Puan vermedi·320 syf.··
2022 14. kitabı
Charles Bukowski’nin "Kadınlar" kitabı, pek çok okuru özellikle de kadınları hayal kırıklığına uğratmış görünüyor. Ama hayal kırıklığına uğrayanların büyük kısmı, Bukowski’yi yalnızca internet çöplüğünde dolaşan aforizmalardan tanıyor. Oysa onun diğer kitaplarını okuyanlar, hayat hikayesine aşina olanlar iyi bilir; Bukowski, edebiyatın anarşist çocuğudur. Başkaldıramayacağı bir değer yoktur; kural tanımaz, kalıba sığmaz, kendi kirinden ve aykırılığından beslenen bir yazardır. Dolayısıyla ondan “kadınlar” hakkında pembe sözler bekleyenler, daha ilk sayfada yanlış kapıyı çaldıklarını anlamalıydılar. Bukowski, hayatın karşısına “hiçlik”le çıkan bir ayyaş derviştir. Yenileceğini bile bile kavga eden, gettoların kirinden şiir çıkaran, görünmez olmayı bir direniş biçimine dönüştüren bir adam. Hayata karşı kamufle olmadan ayakta kalmak mümkün değildir ona göre. Bu yüzden “Kirli Yaşlı Adam” lakabı, onun için bir aşağılama değil, tam tersine bir gurur nişanıdır. Kitapta cinsellik ve kadınlarla ilişkiler üzerinden anlatılanlar, aslında Bukowski’nin kendi travmalarının dışavurumudur. Babasından göremediği sevgiyi kadınlardan arayan bir erkek figürü… Bu durum yıllarca kadınlara yüklenen “babasızlık sendromu” klişesinin ters yüz edilmiş hali. Kadın bir boşluğu doldurmaya çalıştığında “psikoloji” deniyor; erkek aynı şeyi yaptığında “sapıklık.” İşte Bukowski’nin "Kadınlar'’ı, bu ikiyüzlülüğü suratımıza çarpan, aynı zamanda “sevilmemiş olmanın” edebiyatını yapan bir metin. Onun için sex bir marifet değil; “adam yerine konulma” çığlığıdır. Bukowski edebiyatı, kelimelerle tablo yapmak değil; kelimelerle pornografik bir film çekmektir. Bu yüzden kitabı okurken Cemal Süreya’nın erotizmi, Neyzen Tevfik’in aykırılığı ve Bukowski’nin kirli gerçekliği aynı potada eriyormuş gibi hissettim.
KadınlarCharles Bukowski · Parantez Yayınları · 20214,253 okunma
Puan vermedi·80 syf.··
2022 12. kitabı
Bu coğrafyanın şairleri genellikle öldükten sonra anlaşılır. Birhan Keskin de, kader arkadaşlarıyla aynı yazgıyı paylaşacak gibi görünüyor. Popülerliğini şiirinin önüne koyan, edebiyatı sosyal medya story’lerine meze eden isimlerden değil; tam tersine, sessizliğiyle, mesafesiyle ve samimiyetin yalnızlığıyla şiirini inşa edenlerden. Tanınırlığı, Didem Madak gibi kıymetine borçlu bir bilinirliği hak ediyor. Şiirlerinde özeleştiri var, fakat bu özeleştiri kuru bir iç hesaplaşmaya sıkışmıyor; biyografik acılarla, toplumsal bir yansıma ile birleşiyor. Bir yandan didaktik, neredeyse “şiir nasıl yazılır, şair nasıl olunur”u acılarıyla tarif ediyor. Diğer yandan hayata bulaşıyor; kişisel tasvirleriyle içine dönüyor, sitemlerini ise dışarıya haykırıyor. Şiirlerinde “severken kusursuz olmanın vicdani rahatlığı” da var, “sevilirken hata payı bırakmanın bedeli” de. Bu kitap, alınma aşamasında bile bir emeği hak ediyor. Birhan Keskin’in kitabı, kadının aşktan bahsedince edebiyatta neler başarabileceğinin de göstergesi. Her sayfasıyla aşkı erkeğe endeksleyen zihniyeti yerle bir ediyor. Sevginin cinsiyeti olmadığını, aşkın yalnızca erkek diliyle anlatılamayacağını kanıtlıyor. Kadının da sevebileceğini, adım atabileceğini, aşkıyla mücadele edip sevdasını bastırmayı da büyütmeyi de bildiğini gösteriyor. Edebiyat yalnızca Özdemir Asaf’ların, Cemal Süreya’ların değil; Didem Madak’ların, Birhan Keskin’lerin de alanıdır. Ne aşk erkeğin tekelindedir, ne de sevgi yalnızca kadının omuzlarına yüklenmiştir. Y’ol, bize bu gerçeği bir kez daha hatırlatıyor.
Y'olBirhan Keskin · Metis Yayınları · 20207,3bin okunma
Puan vermedi·95 syf.··
2022 9. kitabı
Dil, durağan bir eseri akıcı hale getirmeye yeter mi? Kör Baykuş’u bitirdiğinizde bu sorunun cevabını siz verirsiniz. Çünkü Sadık Hidayet’in romanı, sancıyı resmetmeye çalışan bir ruh. Üslubun mu yoksa konunun mu ağır bastığını tartışmak, belki de okurun kendi aynasına bakma biçimiyle ilgilidir. Ama kesin olan şu ki bu kitap, kolay hazmedilecek bir “okuyup geç” hikayesi değil. Ben okurken ütopya ile realitenin kavgasını gördüm. Karakter, arafta salınan bir ruh gibi; bir yanda azimden doğan mücadele, diğer yanda çaresizlikten beslenen tükenmişlik. Bu gelgit, kimi zaman bıktırıyor, kimi zaman da sayfaları bırakmanıza engel oluyor. Yani kitap tekdüze değil; tam tersine, insanın tahammül sınırlarını zorlayıp sonra tekrar içine çeken bir yapıya sahip. Burada yapılacak en büyük hata, romanı sıradan bir olay örgüsüne indirgemek olur. Kitap, “efendim işte şöyle oldu, böyle bitti” diye özetlenecek bir kurguya sahip değil. Onu yalnızca can sıkıntısına reklam arası, yalnızlığa teselli molası sanan okur, metnin en temel damarını ıskalar. Üstelik bu yalnızca yazara değil, emeğe de saygısızlıktır. Çünkü asıl mesele, olaylardan çok o olayların içimize bıraktığı yankıdır. Sadık Hidayet, kalemini bir ressamın fırçası gibi kullanıyor. İran’ın coğrafyasını, kültürünü, çelişkilerini karakterin içine nakşediyor. Ortaya çıkan tablo belki rengarenk değil, bir an çığlık çığlığa bir sessizlik, bir an sessiz sedasız duyurulmaya çalışan çığlık… İşte bu gelgitler, eseri hem yoran hem de vazgeçilmez kılan şey. Ölümü yaşama tercih eden her yazarın satırlarına bu kararının gölgesi düşer. Kör Baykuş da bundan azade değil. Sadık Hidayet’in satırları, intihara doğru döşenmiş taşlar gibi; her sayfa biraz daha yaklaşan bir karanlığın ayak izlerini taşıyor. Kısaca Kör Baykuş’ta dil, sadece akıcılık
Kör BaykuşSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 202636,7bin okunma