Zaman tüm hızıyla geçerken sert bir değişim rüzgârını da beraberinde getirmişti. Melanie'nin okulu bitmiş ve fena olmayan bir işe girmişti. Bu süreçte babası da iyiden iyiye yaşlandı. Önceleri teheccüd namazından sonra saatlerce Kuran okurken şimdi sabah namazına bile zor kalkar oldu. Cami'ye önce sadece Cuma namazlarına gitmeye, sonra ise hiç gidememeye başladı.
Son yıllarda yemekten kesilmiş, epey kilo vermişti. Çok dertliydi, sürekli çocuklarının iyiliğini düşünüyordu ama Melanie ile özel bir bağı vardı. Kimsenin kendisini olduğu gibi sevmediği ve saygı duymadığı bu kızcağıza kol kanat geriyor, ona gözü gibi bakıyordu. Derken bir sabah namaza kalkmadı. Melanie nasıl olsa kalkar diye onu rahatsız etmemek için uyandırmadı. Derken kuşluk namazını bir kere bile kaçırmayan babası sabahın geç saatlerinde de uyumayı sürdürdü. Hastalığına ve yaşlılığına vurarak onun da dinlenmeye ihtiyacı var diye düşündü Melanie.
Güneş tepeye çıkmış, olanca sıcaklığıyla yakıyordu yeryüzünü. O havada uyumak neredeyse imkânsızdı. Ufacık bir kapı sesine bile uyanacak kadar hassas bir uykusu olan babası gene uyanmadı. Neredeyse 12 saat olmuştu uyuyalı. Bu kadarı yaşlı ve hasta biri için bile gayet yeterliydi. Melanie seslendi önce ama yanıt alamadı. Duymadı herhalde deyip odasına geldi. Gene uyanmayınca bu kez de eliyle dürttü. Sonuç alamayınca bu kez onu ayağa kaldırdı ama kollarında kendisini bırakmış bir bedenden başka bir şey bulamadı. İçine bir korku düştü ama inanmak istemedi; belki başka bir nedeni vardır, belki gerçekten derin bir uykuya dalmıştır, belki doktorlar bir çözüm bulur düşünceleri arasında ambulansı aradı. Doktorların yüzlerindeki ifade Melanie'nin hayatta sığınacağı tek limanın Allah kaldığını gösteriyordu.
Ne o an ne de cenaze zamanında bir damla bile göz yaşı dökmedi