Bazen bir şeyi yakından ve iyice inceleyebilsek bile, onu gözlerimizle değil de adeta kalbimizle görürüz içimizin arzusuna göre şekillendirir, renklendiririz.
Settarhan ve Zehra… İki ırmağın kavuşmasına kadar ayrı ayrı akarken kaderin zorlayıcı yollarında iki hayat. Romana şahitlik etmemizi sağlayan ve bu birlikteliğin sebebi olan torunları; anlatıcımız. Kitap anlatıcımızın dede ve annenesinin gençlik fotoğraflarına bakıp o yıllara gitmesi, tarihi olaylarda kendini bulmasını anlatıyor.
Sizde çoğu zaman anlatıcı gibi kendinizi Setterhan’ın, zehra’nın, büyük hanım’ın, hacıbey’in omuzlarının arkasından o anlara şahidlik ediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Roman savaş hakikatini nelere mâl olabileceğini yitirdiklerimizi, tanık olduklarımızı, arkada bırakmak zorunda hissettirdiklerimizi sert bir kaya gibi okuyucunun gözlerinin önüne sermekte. Nazan Bekiroğlu’nun gerçekten kalemini sevdim. Atmosfer kurmakta, olayları tarihi olaylarla harmanlamakta iyiydi ama roman hakkındaki en olmaması gereken yerdeki hayal kırıklığım Zehra ve Setterhan’ın görücü usulü olarak birbirlerini tanımaları oldu. Kaderin binbir çeşit güçlükle yan yana getirdiği bu ikilinin sonunun görücu üsulüyle noktalanması beklentimi pek karşılamadı. Bu kadar kader tarafından sınanmış, kader vurgusu yapılan bir romanın sonundaki karşılaşmaları daha güçlü, daha beklenmedik olabilirdi. Hikayenin genel çerçevesindeki o duygu yoğunluğuna göre zayıf hissettirdi. Nar AğacıNazan Bekiroğlu