Mustafa Kutlu'nun okuduğum ilk kitabı oldu "Yokuşa Akan Sular." Okumam bittiğinde hem yazarın üslubundan hem de kitabın sonundan oldukça etkilendim. Kitap önce Mukaddime ile başlıyor ve yazarın doğallığa olan sevgisi ile şehirleşmeye olan nefretine tanık oluyoruz. Öyle bir anlatım var ki, okurken yavaş yavaş ben de soğumaya başlıyorum şehir hayatından. Bir köyde, doğal hayatın içinde yaşasam ne güzel olurdu diye düşünüyorum. Bir yandan bunun mümkün olmadığının bilinciyle, şehir hayatına kapılmamak ve aslımızı unutmamak için neler yapabiliriz diye düşünmeye başlıyorum. Sonra aklımda bu düşüncelerle tanımaya başlıyorum karakterleri. Cevher Bican'in saf ve kalbi temiz birisi olduğunu anlıyorum, kanım ısınıyor. Köyden şehre yeni gelen ve haliyle afallayan birisi olduğu için ona üzülüyorum. Köyün doğallığı ve gerçekliğinden kopup sahtelik ve belirsizliklerle dolu şehre alışmanın ne kadar zor olacağını düşünüyorum.
Bican "Aslımızı yitirmesek iyidir." diyor. Merak ediyorum acaba yitirir mi diye, pek ihtimal vermiyorum yine de. Daha şehre yeni geldik neler oluyor anlamaya çalışırken Zülküf Ağa bir kazaya kurban gidiyor. Ben de en az Bican kadar etkileniyorum bu olaydan.
Yusuf giriyor kitaba. Yusuf ve diğerlerinin yanında Bican'ın saflığı beni hiç şaşırtmıyor. Her gün görüp sorgulamadığımız şeylere dışarıdan bir bakış açısıyla bakınca ben de sorgulamaya başlıyorum.
"Bu insanların neden bu kadar acelesi var?" Herkes nereye gidiyor, nereden geliyor? Herkes neden bu kadar mutsuz?
Seydali ve Bican'ın grevin ortasında kalmalarıyla başlarına bir şey gelmesinden korkuyorum. Neyse ki kurtuluyorlar, bu seferlik. İkisi de o kadar saf ki grev nedir onu bile bilmiyorlar, henüz.
Sonra Bican'ın hikayesine kısa bir ara veriyoruz ve kitabın en sevdiğim, daha doğrusu beni en etkileyen,