Asım Eraydın genç bir yazar. Bu ilk romanı. Edebiyat dergilerine yazdığı yazılarının bazılarını okumuş ve çok beğenmiştim. Derin, sorgulayan ve akıcı bir kalemi var. Kötü Tohumlar'a gelirsem. Çok keyifli bir yolculuk oldu. Kadife gibi akıp giden bir kalem burada da karşıma çıktı. Okurken eser hiç patinaj yaptırmadı. Bazı romanlara 30-40 sayfa okuduktan sonra girersiniz. Burada ise yazar ilk sayfadan itibaren sarıp sarmalıyor okuru. Yolculuğa çıkartıyor. Yolda pek çok sürprizlerle karşılaştırıyor. Roman bir anılar toplamı. Bu anılar arasında Muhip Ziyaoğlu'nun ilginç hikayesi ile Trabzon geceleri bölümleri çok etkileyiciydi. Romanın kurgusunu da çok beğendim. Bu yazarın dedim ya ilk romanı, inşaallah niceleri gelir. Asım Eraydın'ın gelecekte unutulmayacak eserler vereceğinin müjdecisiydi bu roman.
Cengiz Aytmatov’u çok geç tanıdım. Türkçe’ye çevrilmiş eserlerinin büyük bir çoğunluğunu da okudum. Hakkında yazılan makalelere de fırsat buldukça baktım. Ama Cengiz Aytmatov’u yeterince tanımadığımı Mehmet Yılmaz’ın Bozkırın İnsanlık Türküsü-Cengiz Aytmatov eserini okuduktan sonra anladım.
‘İnsan için en zoru her gün insan olmaktır’ sözünün sahibi Aytmatov öyle bir kitaba da kolay kolay sığmaz ama Mehmet Yılmaz gerçekten güzel bir iş kotarmış.
Eser yine Cengiz Aytmatov’un hayranlarından değerli seyyah-yazar Harın Çelik’in sunuş yazısı ile başlıyor. Sonrasında Mehmet Yılmaz’ın Cengiz Aytmatov’un Türkçeye çevrilmiş tüm eserleri hakkındaki incelemeleri var. Bu incelemelerin hepsi birbirinden değerli. Öyle ki Cengiz Aytmatov’un eserlerini; hangi şartlarda, hangi tarihlerde, hangi düşünce yapısı içinde ve hangi olaylardan etkilenerek yazdığını görüyorsunuz bu incelemelerin satır aralarında. Kullandığı sembollerin anlamlarını, eserlerdeki karakterlerinin gerçek hayatta neye karşılık geldiğini de.
Her incelemenin sonunda o eserle ilgili alıntılara da yer vermiş yazar. İyi de etmiş. Toprak Ana, Gün Olur Asra Bedel, Beyaz Gemi, Dişi Kurdun Rüyaları ve daha nicelerinin ele alındığı bu bölümde eserlerin Türkçeye kazandırılırken yapılan hatalardan da bahsedilmiş. Mesela bir yayınevi Deniz Kıyısında koşan Ala Köpek hikayesinin kapağına deniz kıyısında duran bir köpek resmi koymuş ve kitabı öylece basmış. Oysa esere ‘Ala Köpek Dağı’ bu adı vermiş.
Cengiz Aytmatov’un romanlarında ve hikayelerinde genel olarak nelere yer verdiğini de bu eserde bir arada görüyoruz. Bunun yanında tüm eserleri içinde farklı olanları da anlamamıza imkân tanıyor Bozkırın İnsanlık Türküsü.
İkinci bölümde yazarın Cengiz Aytmatov ile hayali röportajı var. Soruları yazar bugünümüzden soruyor ama cevaplar
Çocuklar için Trabzonspor Tarihi
Özellikle İstanbul’da çocukların hangi takımı tutacaklarını kestirmek çok zor. Babanın tuttuğu takım çocuk üzerinde etkili oluyor belki dayının da. Ama aynı ailede iki farklı takımı tutan da var.
Çocukların büyüme çağında takımların yaşadığı şampiyonlukların da takım tutmada etkisi oluyor. İstanbul’da hatırı sayılır Trabzonlu yaşıyor. Trabzon’da yaşayanların çocukları Trabzonsporlu oluyor ama onları İstanbul’da G.Saray, F.Bahçe ve Beşiktaş’ın cazibesinden kurtarmak için sadece ailenin çabası yeterli değil. Böyle bir şehirde Trabzonspor’u tutmak bir bakıma sınıfta tek başınıza kalmanız anlamına da geliyor.
Hüseyin Keleş, Trabzonsporlu ebeveynlerin işini kolaylaştıracak bir kitaba imza attı. Çocuklar için adı Kuzey Fırtınası Trabzonspor olan eğlenceli bir kitap kaleme aldı. Kitap çocukların Trabzonspor taraftarı olması için tarihi bilgiler sunuyor. Bu bilgileri içinde yer alan sevimli karikatürlerle de destekliyor. Kuzey Fırtınası Trabzonspor her ne kadar çocuklar için yazılmışsa da büyükler de okuyabilir. Hüseyin Keleş, titiz bir işçilik ortaya çıkartarak İstanbul gibi büyükşehirlerde Trabzonlu olan ailelerin işini kolaylaştırıyor. Hem ülkenin dört bir yanındaki hem de Trabzon’daki taraftarlara da takımlarının tarihini daha iyi anlamaları ve bilmeleri için hap gibi bir reçete sunuyor.
Öğrendiğimiz kadarıyla Hüseyin Keleş sadece Trabzonspor ile yetinmemiş bu seriye G.Saray ve Beşiktaş’ı da eklemiş. F.Bahçe’yi de bir arkadaşı kaleme almış. Yani 4 büyük takım taraftarı olmak için elde 4 tane kılavuz kitap var. Ellerini çabuk tutan aileler çocuklarını istemedikleri takımdan uzaklaştırmak için bu 4 kitaptan birine sarılabilir.
İzzet Bey Apartmanı
Mehmet Yılmaz’ın bu okuduğum ikinci romanı. Kalemi gittikçe olgunlaşıyor, üslubu oturuyor. Cesurca da yazıyor. Çağının gerçeklerine bir perde arkasından bakıyor. Ama incecik bir perde bu. Haliyle duyarlı ve anı okuyabilen okur da yazarın aslında ne demek istediğini ayan beyan anlıyor romanın sayfalarında ilerlerken. Bir apartman dairesinde yaşıyor romanın kahramanları. Geçmişten gelen hikayeleriyle onları bize tanıtıyor yazar. Bir apartman ama siz biraz üstten bakınca, biraz açınızı genişleterek apartmana baktığınızda, kahramanların bir sokakta, bir mahallede, bir şehirde, bir ülkede yaşadıklarını görüyorsunuz.
Haliyle her şey var bu apartmanda. Aşklar, acılar, savaşlar, adaletsizlikler, umutlar, hüzünler ve daha pek çok şey. Karakterlerini de ayan beyan okurun gözünde canlandırıyor Yılmaz. Araya güzel şiirler de serpiştiriyor. Apartmanda dolaşırken; Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’le yolculuk da yapıyorsunuz, Cengiz Aytmatov’ın neredeyse her romanında geçen Issık Göl’ün kenarında da konaklıyorsunuz. Gel gitleri, geçişleri, kurgusuyla iyi bir iş kotardı Yılmaz. Sıkılmadan ve tat alarak ilerliyorsunuz roman boyunca. İlerlerken de düşünüyor ve üzülüyorsunuz perde arkasındaki gerçeklerle yüzleştikçe. Yazar bazen de mıhlıyor sizi koltuğunuza.
Mesela kitaptan şu bölümdeki son cümle çok etkileyiciydi bence. Aynen aktarıyorum.
-Bizim okulumuzda bir öğretmen vardı, Bay Stepanoviç. Hatırlıyor musun?”
“Evet, elbette hatırlıyorum.”
“İşte o bir Çetnik olmuş.”
İnanamıyordum. Çünkü o da bizim gibi bir insandı.
***
Evet. Belki klişe olacak ama bu dünyada insanların ihtirasları, kıskançlıkları, kinleri, hırsları kararında olsaydı -yol olsaydı demiyorum, yok olmaz ki bu huylar- her şey daha güzel olabilirdi. Evet böyle diyerek
Baştan sona okuyucuyu içine çeken şaheser bir roman. Charles Dickens, yazdıkça açıldı, açıldıkça keyiflendi, keyiflendikçe keyiflendirdi. Kurgusu olağanüstüydü. Fransız ihtilalinin neden yapıldığıyla değil yapanların insanlıktan çıkmasıyla ilgilendi. Onlarla kelimeleri kılıç gibi çekerek ama hiç kan akıtmadan olağanüstü bir eser ortaya koyarak hesaplaştı. Bu haliyle her rejim değişikliğine giydirilecek bir gömlek dikti. Karakterleri sanki bugün de aramızda dolaşıyor... O kadar canlılar yani... Kurduğun sistem ne olursa olsun önce insan olmak, vicdanlı olmak, adaletli olmak, ötekinin hakkını korumak gerek. Haksızlık karşısında susan olmamak, bütün mesele bunu başarabilmek... Devrim sonrası yapılan zülümlere 'devrimdir olur öyle şeyler' diyerek ses etmeyen, aksine cıldırasıya destek veren, alkışlayan, şapka çıkartanların da alacakları çok şey var bu kitaptan. Ötekini hor görenlerin de....Dickens, zulümle abad olunmaz diyor ve bunu cesurca, avazı çıktığa kadar, haykırarak söylüyor.... Bunun yanında çok da güzel bir aşk var romanda, kendini aşk için feda edenler de....Yaşasın cumhuriyet ama insan olan, insani olan, vicdanlı olan, adaletli olan cumhuriyet... Son söz: Yaşasın insan....