Batı uygarlığı ‘değer’i sayı’yla ölçtüğü için, her şeyi ‘rakam’a indirgiyor ve hepimizi rakamlara hapsediyor...
Nitekim, ilk yıllarından bugüne İslâm medeniyeti, sayıya karşı sözün, rakama karşı harfin medeniyeti olarak öne çıkıyor. Kur’an’ın ‘nice çoklara’ karşı ‘nice azlar’ı öven, ‘çokları bilmezler’ iken bilen ve bildiğinin bedelini ödeyen azları müjdeleyen âyetleriyle ; Peygamber aleyhissalâtu vesselamın ihlaslı az bir amelin ihlassız binlerce ameli nasıl geçtiğini defaatle öğrettiği hadisleriyle, bizi ‘niteliğin egemenliği’ne çağırıyor İslâm.
Niceliğe karşı nitelik. Sayıya karşı söz. Rakama karşı harf...
Biz gerçekte hangi medeniyetin safındayız? Bu üç denklemi alalım ve açıkyüreklilikle kendimize bakalım: Bizim için bu denklemlerin hangi tarafı ağır basıyorsa, biz o medeniyetin insanlarıyız...
“Koşar dağlara çıkardım olmasa Settarlığın” diyen bir mü’min şair, bunun ipucunu veriyor olsa gerek. İnsanın kelimenin tam anlamıyla insan olması Rabbinin esmâsına ayna olabilmesiyle mümkün oluyor ise eğer, âlemler Rabbinin bu ismi de insanın iç dünyasına ve davranışına yerleşmiş olmalıdır. Allah Rahîm ise, kula da yakışan, merhamettir. Allah Cemîl ise, kula da yakışan, işini güzel yapmaktır. Allah Âdil ise, kul da adaleti gözetme durumundadır. Allah Afuvv ve Gafûr ise, kul da affedici ve bağışlayıcı olmalıdır. Ve Allah Settar ise, kulları da sırları örten, ifşa etmeyen kişiler olma durumundadır.