Sayfalar arasında kaybolmak, yeni hayatlara dokunmak ve kelimelerin izinden yürümek benim için bir tutku. Martin Eden gibi, kendi yolumu satırlarla çizmeye çalışıyorum. Her kitap yeni bir pencere, her satır bir iz bırakıyor.
İlk başta biraz ağır ilerleyen bir roman gibi gelse de sayfalar ilerledikçe karakterlerin çatışmaları ve iç dünyaları beni içine çekti. Özellikle Bazarov’un nihilist tavrı, bir yandan hayranlık uyandırırken bir yandan da rahatsız edici geldi. Kendi inançlarını hiç sorgulamadan her şeye karşı çıkması ve duyguları küçümsemesi bence insan doğasına fazla ters.
Pavel Petroviç ile Bazarov arasındaki kuşak çatışması kitabın en etkileyici yanlarından biriydi. Bir yanda eski düzenin onuru ve gelenekleri, diğer yanda gençliğin başkaldırısı ve inançsızlığı var. Ama yazar kimseyi tamamen haklı ya da haksız göstermemiş. Bu dengeyi kurması çok hoşuma gitti.
Aşk kısmına gelince, Bazarov’un bile sonunda duygularına yenilmesi, aslında ne kadar inkâr etse de onun da bir insan olduğunu hatırlattı. Belki de romanın en dokunaklı yanı buydu. Finali beklediğimden daha hüzünlü buldum.
Genel olarak dili biraz eski olsa da alışınca akıcı geliyor. Karakterlerin tartışmalarında bazen kendimi yakaladım; “Acaba ben olsam nasıl davranırdım?” diye düşündüm. Rus edebiyatını sevenler için kesinlikle okunması gereken bir eser. Babalar ve OğullarIvan Turgenyev
Gogol’un dili sade ama çarpıcı. “Palto” kısa bir hikâye olmasına rağmen insanın içini burkan, düşündüren bir yanı var. Akakiy Akakiyeviç karakteri hem trajik hem de tanıdık; yaşadığı yalnızlık, küçümsenme ve sistemin soğukluğu çok iyi hissettiriliyor. Bir paltoya bu kadar anlam yüklenmesi önce garip gelse de, sonra aslında ne kadar sembolik olduğunu fark ediyorsunuz. Toplumun sıradan bir insanı nasıl görmezden geldiğini ve değersizleştirdiğini çok sade bir şekilde ama sert bir şekilde anlatıyor. Bazı yerlerde yüzümde buruk bir tebessüm oldu, bazı yerlerde ise gerçekten üzüldüm
Dostoyevski’nin “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık” sözü hikâyenin ne kadar derin olduğunu bir cümlede özetliyor aslında. Sadece bir bireyin değil, toplumun vicdanını da sorgulatan bir kitap. Okudukça insan, kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Biz kimin paltosunu görmezden geldik? PaltoNikolay Gogol
Veronika Ölmek İstiyorPaulo Coelho Veronika’nın hikâyesi, ilk bakışta sadece intihar etmeye karar vermiş genç bir kadının hikâyesi gibi görünüyor. Ama sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki mesele sadece “ölmek istemek” değil, aslında yaşamanın ne anlama geldiğini sorgulamak. Paulo Coelho, alışık olduğumuz derinlikte ve sade bir dille, hayatla ölüm arasında sıkışmış bir karakter aracılığıyla bize dönüp kendimize bakmamızı sağlıyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şey, “delilik” kavramına getirilen farklı bakış açısı oldu. Toplumun dayattığı normal kalıpların dışında kalanların “deli” sayıldığı bir dünyada, acaba gerçek delilik ne? Akıl hastanesindeki karakterlerin her biri, aslında dışarıdaki “normal” insanlardan çok daha farkında, çok daha gerçek.
Veronika’nın zamanla değişen bakış açısı, kendi içindeki uyanışı bana şunu düşündürdü: Belki de bazen bir şeyleri kaybetme korkusu olmadan yaşayamıyoruz. Ölümün soğuk nefesini hissetmeden, hayatın kıymetini gerçekten anlayamıyoruz.
Kısa ama güçlü bir roman. Okuması kolay ama düşündürdükleri derin. Coelho’nun bazı kitaplarını fazla mesaj kaygılı bulurum ama bu kitapta o denge çok güzel kurulmuş. Sessizce vuruyor insanın kalbine.
Kendi iç yolculuğunu yapanlara, hayata farklı bir pencereden bakmak isteyenlere kesinlikle öneririm.
Kadınlar Ülkesi, erkek egemen dünyanın tam zıttı bir düzeni hayal ediyor: savaşın, şiddetin ve hiyerarşinin olmadığı; eğitimin, üretimin ve barışın öne çıktığı bir toplum.
Üç erkek karakterin gözünden bu dünyayı keşfederken, aslında kendi toplumumuzu sorguluyoruz. Cinsiyet rollerinin ne kadar “öğretilmiş” olduğunu görmek oldukça çarpıcıydı.
Kısa ama güçlü bir kitap. Feminist distopyaları/ütopyaları sevenler mutlaka okumalı. Ben düşündüm, sorguladım ve hayran kaldım.
Kadınlar ÜlkesiCharlotte Perkins Gilman
Ivan Turgenyev Turgenyev, "İlk Aşk" ile yalnızca bir gençlik hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda kalbin en saf, en karmaşık, en incinebilir halini gözler önüne seriyor. Kısa ama etkileyici bu novella, ergenliğin eşiğindeki Vladimir’in gözünden, ilk defa âşık olmanın büyüsünü ve acısını anlatıyor.
Zinaida karakteri, klasik Rus edebiyatının unutulmaz kadın portrelerinden biri olarak aklımda kaldı. Büyüleyici olduğu kadar ulaşılmaz, zarif olduğu kadar çocuksu. Turgenyev, karakterleri aracılığıyla insan ruhunun derinliklerine öyle bir dokunuyor ki, bazı cümlelerde kendinizi durup uzun uzun düşünürken buluyorsunuz.
Okuması bir oturuşluk, etkisi ise uzun süre kalacak türden. Özellikle ilk aşkı yaşamış ya da hatırlamak isteyen herkesin kalbine dokunabilecek bir eser. Son satırlarda, büyümekle ilgili kaçınılmaz bir hüzün de var: “İlk aşk geçer… ama izi kalır.”
İlk Aşk Rus edebiyatına başlamak isteyenler için de iyi bir başlangıç olabilir. Ne çok ağır ne de yüzeysel.