Bir mektep hocası varmış, lûgat paralamadan konuşan talebesini falakaya yatırır, eşek sudan gelinceye kadar dövermiş; bu sebeple zavallı çocuklar terkipli "seci"li cümleler bulmak için lûgat karıştırmadan, "müsvedde" yapmadan ağız açmaya yanaşamazlarmış. Bir gün, ortadaki mangaldan bir kıvılcım sıçramış, hocanın kavuğuna düşmüş ve sarık yanmağa başlamış. Fakat bunu, düpedüz haber vermek kimin haddi? Sarık yana dursun, talebeden biri, kitaplardan araştıra araştıra hocanın istediği gibi bir cümle düzerek ezberlemiş, ayağa kalkmış, demiş ki: "Ey hacei bimisâl ve ey zikemâl, bihikmeti Rabbi Müteal, narı mangaldan bir şerarei cevval sıçrayarak seri alül alinizdeki kavuğu iş'al eylemiştir!" Hoca elini başına atmış ve yerinden fırlamış: "Ulan sarığın yandı desene!"
Düşününüz ki Osmanlı saltanatı, milletine asırlarca bu lisanda yazdırdı... Hem de sarığı yandığı sırada bile!
Tan, 26 Şubat 1942