Bu kitap bana yumruk gibi geldi. Ama öyle sert ve düz bir yumruk değil; daha çok içeriden içeriye, usul usul ama kemiren bir şey gibi. Sarı Yüz, hem kimlik meselesine hem görünür olmanın ağırlığına çok katmanlı bakıyor. Benim gibi çoğu zaman “görünmemeyi” tercih eden ya da sırf kimliğinle ilgili bir şey söylediğinde “abartıyorsun” tepkisi alan biri için bu kitap, içimi açtı ama aynı zamanda üşüttü de.
İnsan kendini anlatmaya çalışmaktan nasıl yorulur, işte onu çok iyi göstermiş Kuang. Kitaptaki anlatıcı, bazen benmişim gibi hissettirdi. Hani hayatta çok şeyi başarmışsın ama hâlâ içinden gelen “Yetmedi” sesi var ya… İşte o ses bu kitapta bağırıyor.
Sarı Yüz’ü okurken, kendimi hem çok güçlü hem çok yalnız hissettim. Aynı anda. Zaten bazı kitaplar tam da bunu yapıyor ya; seni kendinle kavga ettiriyor ama kucak da açıyor.
Sonuç olarak: Bu kitap bir hesaplaşma. Hem Kuang’ın kendiyle hem bizim hep bastırdığımız yanlarımızla. Ve evet, yer yer öfkeli, yer yer fazla dürüst. Ama belki de tam da bu yüzden çok gerçek.