Natalia Ginzburg’un İşte Böyle Oldu romanı, mutsuzluğun insanı zorlamadan, gürültü çıkarmadan nasıl içine çektiğini anlatıyor. Yazarın önsözü, kitabı bitirdikten sonra yeniden okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanıyor; çünkü roman boyunca hissedilen o sessiz, ağır mutsuzluk tam da yaşadığı dönemin bir yansıması. Ginzburg, mutsuzluğun yukarı doğru bir mücadele değil, aşağı doğru bir kayış olduğunu söylüyor ve bunu romanda hiçbir süsleme yapmadan, tek bir abartıya kaçmadan gösteriyor.
Romanda anlatılan olaylar da tıpkı bu duygu gibi: yormuyor ama sarsıyor. Gereksiz betimlemeler yok, duygular bağırmıyor; her şey dümdüz, sakin ve bu yüzden çok gerçek. Anlatıcı kadının başına gelen talihsiz olaylar, Alberto’yla olan evliliği ve içinden çıkamadığı ilişki, okuru boğan değil ama içten içe daraltan bir etki bırakıyor. Karakterin asıl sıkışmışlığı, hayatta “tam olarak bir yere ait olamaması”, her şeyi fazlasıyla düşünüp kaygı ve şüphe üretmesi; bir şeye alıştıktan sonra bile yeniden başa saran o iç döngü.
Bu kadın aslında tek bir kadın değil. Sustuklarımızı, bağırmak isteyip sustuğumuz anları, bazen de tüm bağları koparmayı düşündüğümüz o içsel kırılmaları temsil ediyor. Ginzburg’un dili bu yüzden bu kadar güçlü: sade, mesafeli ve dürüst. Olan biten gözümüzün önünde canlanıyor çünkü anlatı, acıyı dramatize etmiyor; olduğu gibi bırakıyor.
Yazarın söylediği gibi, “Daha mutlu olsaydım bu kitabı daha mutlu bir hikâye olarak yazardım.” Ama bu roman, mutsuzken de yazılabileceğini kanıtlama isteğiyle doğmuş. Belki de bu yüzden bu kadar dokunuyor. Sessiz, sade ama çok derin bir etki bırakıyor.