İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası eserini ikinci kez okudum…
Ve ikinci okumada zihnimde pek çok şey çok daha netleşti.
İlk okumada hayran kaldığım o büyülü atmosfer ve kurgu ustalığı, ikinci okumada yerini derin bir hayranlığa bıraktı. Çünkü bu romanda hiçbir karakter, hiçbir olay, hiçbir ayrıntı “boşuna” değil. Başta bağımsız gibi görünen hikâyeler, ilerledikçe görünmez bağlarla birbirine eklemleniyor ve sonunda büyük bir bütünün parçası hâline geliyor.
Dilinin yer yer ağır ve eski kelimelerle örülü olmasına rağmen tek bir sayfasında bile sıkılmadım. Aksine, o dil romanın ruhunu besliyor; okuru o dönemin İstanbul’unda puslu, gizemli ve rüya ile gerçek arasında salınan bir dünyaya taşıyor. Metin akıcı ama aynı zamanda katmanlı; her cümlede yeni bir anlam saklı.
Romanın rüya ekseninde ilerleyen yapısı, karakterlerin yaşadıklarını sıradan bir olay örgüsünün çok ötesine taşıyor. Her biri kendi hikâyesini yaşarken aslında daha büyük bir hakikatin etrafında dolaşıyor. Okur olarak sayfalar arasında ilerlerken bir noktada “her şey yerli yerine oturuyor” ve o an gerçekten büyüleyici.
İkinci okumada fark ettiğim en önemli şey şu oldu: Bu kitap aceleye gelmiyor. Sindirilerek, üzerine düşünülerek, hatta tekrar tekrar okunarak değerini daha çok gösteriyor. Kurgu zekâsı, sembollerle örülü yapısı ve karakterlerin ustalıkla birbirine bağlanışı gerçekten hayranlık uyandırıcı.
Kısacası, Puslu Kıtalar Atlası benim için sadece bir roman değil; her okunuşta yeni kapılar açan, zihni diri tutan, edebiyatın ne kadar yaratıcı ve sınırsız olabileceğini hatırlatan çok kıymetli bir eser.