“Şimdi dur bir dakika! Benimle bir ilgisi yok ne demek? Her şey birbiriyle bağlantılı . Okumuş adamsın sen ama biz de hepten cahil değiliz. Kimse bir amacı olmadan ya da tamamen tesadüf eseri böyle büyük bir işe girişmez.”
“Bir sözün, bırak yazılmasını ya da senin Smyrna'nın her yerinde yaptığın gibi başkalanna aktarılmasını, ormanın derinliklerinde söylendiğinde bile orada kalmayacağını da biliyorsun. Bize bütün bu mevzuyu anlat şimdi. Her şeyi söyle. Böylesi bizim için daha kolay, senin için de daha hayırlı olacak.”
Yepyeni, geceye ait bir alem ortaya çıkıyordu, bu alemin içinde karanlığa ve uykusuzluğuna bakarken kulaklarının ona oynadığı oyunun yankılarını, ufak tefek, gerçek olmayan sesleri işitmeye başladı.
İsimsiz bir kölenin zincirlerinden kurtulması zordu fakat kaçabilseydi eğer, peşindekileri atlatıp başka özgür ve isimsiz insanlar arasında özgür ve isimsiz bir insan olarak yaşayabileceği bir dünyaya ulaşma umudu baki kalacaktı. Fakat Cem'in kaçma imkanı yoktu. İçinde yaşadığımız, Türk ve Hıristiyan olarak iki kampa bölünmüş bu bilindik dünyada sığınabileceği hiçbir yer yoktu. Çünkü orada da burada da yalnızca tek bir şey olabilirdi: Sultan. Muzaffer ya da mağlup, ölü ya da diri. Bu yüzden, düşüncelerinde ya da rüyalarında bile, artık kaçma şansı olmayan bir köleydi. Kaçmak ondan daha küçük ve daha talihli kişilerin yolu ve umuduydu. Burada esir, İstanbul'da canlı ya da toprağın altına ölü bile olsa kaderi Sultan olmaktı. Her zaman ve ancak Sultan olabilirdi ve kurtuluşu yalnızca burada yatıyordu. Bir sultandı, bundan azı değil, daha azı hiç var olmaması demekti, çünkü bunun ötesinde başka birşey yoktu. Bu, öldükten sonra bile kurtulamayacağı bir esaretti.
Dünyanın içerdiği her şeyi seferber ederek ona hükmedebileceğim ve onu fethedeceğim bir araç yaratmak istedim, gel gör ki bu dünya beni bir araca dönüştürdü.