Bu mektubu çok önce yazmış olmalıydım; o zaman ikimizde sonradan duyacağımız bir çok vicdan azabından kurtulmuş olurduk. Ama yine de geç kalmış değilim. Birbirimizi o kadar çabuk, o kadar umulmadık bir şekilde sevdik ki ansızın hastalanmış gibi olduk. Bu yüzden kendime daha erken gelemedim. Zaten sizi de bir süre görüp dinledikten sonra kim kendi isteğiyle büyünüzden kurtulmaya çalışabilir? Kim sizinle yürürken kendini inişe bırakacak yerde adım başında durup geriye bakmak iradesini gösterebilir? Her gün kendi kendime diyordum: 'Daha ileri gitmeyeceğim artık, olduğum yerde duracağım; bunu yapmak benim elimde.' Ama yine de sürükleniyordum... Şimdi ise öyle bir savaş içindeyim ki sizin de yardımınıza muhtacım. Ne kadar derine sürüklendiğimi ancak bu gece anladım; ancak bu gece, içine düştüğüm uçurumun derinliğini gördüm ve durmaya karar verdim
Yer yüzünde insandan daha güçsüz varlık yoktur, başına bir felaket gelebileceğini asla aklından geçirmez. Tanrı ona mutlu dirlik ihsan ettikçe ve dizlerini tuttukça.
Atalarımız eski dost düşman olmaz demişler. Biz de öyle düşünüyorduk. Ta ki Ermeniler yakınımızdaki köyleri basmaya, yakmaya başlayana kadar... Birden bağırışmalar duyduk. Ermeniler geliyor! Köyleri yakıyorlar... Kaçmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Önce bir kayalığa sığındık. Ermeni kurşunuyla sağ bacağından yaralanan ablam: '' Babacığım beni de kaçırın olmazsa alnıma bir kurşun sıkın, kendi elinizle öldürün! '' diye feryat ediyorudu. Ablamın dayanılmaz feryadı yüreklerimizi parçalıyor, kulaklarımızı yırtıyordu. Yol iz bilmeden, kurt girmiş koyun sürüsü gibi ürküyor, rastgele kaçışıyorduk...
Ermenilerin işkenceleri her birinin istek ve keyfine göreydi. Bazıları zavallı Türkleri kulak kuyruk takarak katır kılığına sokar, sokaklarda gezdirir, Ermeni kalabalıkları arasında küfür ve kahkahalar arasında satardı! Bazıları da azılı köpekleri sefil Müslümanın üzerine saldırtır, parçalatır, katıla katıla gülerlerdi.