Sanat Sokağında ki Yolculuğum
Bazen insanın hayatında ki en büyük yolculuklar bir sohbetin ışık huzmesiyle başlar . Hakir kelimeler büyülü cümlelere dönüşür farkında bile varmadan zihinde kök salmaya, yeni meraklar uyandırmaya başlar. İşte o zaman anlarsın bazı sohbetler sadece konuşulup unutulmak için değil insanın duygu ve düşünce dünyasına dokunmak , ona farklı perspektif ve yeni ufuklar kazandırmak için vardır. Böyle durumlarda insan ruhunun en yakın yol arkadaşı merak olur . Merak ,cevap buldukça asla yetinmez ,aksine her cevap ardında yeni sorular bırakır .Merakın da en yakın dostu olan sorular ,zihninde volta atmaya başladıysa yeni yolculuklar için yola revan olma zamanı gelmiştir demektir. Çünkü yeni sorular yeni yolculukların habercisidir . Ben de öğrendiklerimle yetinmeyip her yeni bilgiyle biraz daha derinlere inmeye başladım . Her araştırma beni başka bir düşünceye , her düşünce de yeni bir keşfe sürüklüyordu. İlk adımlarımı felsefenin büyüleyici ve derin dünyasında attım. Beni adeta girdap gibi içine çekiyordu ancak yolculuğum devam ettikçe ve kuyularım daha da derinleştikçe felsefe de tek başına yeterli olmuyordu artık. Duyulmayan ama içten içe hissedilen sesler beni kendine doğru çağırıyordu. İşte bunlardan bazıları Tarih benim branşım ve sadık yoldaşım, edebiyat ruhuma yeni bir ruh katan arkadaşım ,sanat içinde birlerce güzelliği barındıran sokaklarım… Sanki hepsi aynı ağacın farklı dalları gibiydi aynı kökten besleniyor ama çiçekleri farklı dallardandı … İşte tam bu noktada sanatın sokakları usulca beni kendine çekiyor ben de bu çağrıya kayıtsız kalamıyor adımlarımı o tarafa doğru yöneltmekten kendimi alamıyordum. Bu çağrı ne yüksek sesli ne ısrarcıydı ama bir o kadar da insanın ruhuna işliyordu. Attığım her adım başka bir sokağa ,her sokak bambaşka renklere ,düşüncelere
Duygu ve Düşünce
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Cennet kadınları kimlerdir Gerçek bilgelik her soruya cevap bulmakta değil sorulmamış soruların derin sessizliğunde kaybolabilmektir Özgür Yüce Es selam Aleyküm ve Rahmetullah diyip Allahı anarak es selam sözü ile başlayalım hepinize selam bereket olsun 1000k ailesinin üyesi bilgelik sükutu korumak iledir susan kurtulmuştur bilgelik insanın hayata bakış açısı yorumlama kapasitesidir buda takva ve teslimiyet ile olur bilgelik sahabenin şu sözünde saklı Resulullah SAV den haber almadan ne lokma yer nede bir şey içerim ne güzel bir ilim ne güzel bir bilgi evet bilgi ve ilim odurki zihninizi körleştirmesin size güzel bir müjde versin Hz Fatma babasına annelik bile yapan ehlibeytin annesi Hz Hatice cennetle müjdelenen efendimizin yoldaşı Cebrail bile haya ederdi Hz Haticenin ismi anıldığı zaman Charlie Charlie Mackesy şunu der Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?' evet kimi isimler unutulur eskir hatırlanmaz ancak Hz Muhammed efendimizin hadisleri övdüğü cennetle müjdelenen dört kadın onların ismi hiç unutulmaz daima hatırlanır sayın özgür yüce bey işte gerçek bilgi budur ya rıza lokmasına ulaştırır yada bizi fazilete eriştirir zihnimizi boşlukla doldurursak köreltiriz o halde büyüklük ancak Cenabı Hakkın yanındadır kendimize Hz Meryem Hz Asiye Hz Hatice ve Hz Fatmayı örnek alalım o zaman övülen bir fazilete erişiriz HZ Meryem ve topraktaki iz kimse gelmedi bir iz bıraktın gidişine, kapı aralığında kalmış bir bakış gibi. ne sen döndün ne de zaman, o andan sonra ileri aktı. Mehmet DEMİR-kimse gelmedi Allahın selam ve bereketi üzerinize olsun Es selam Aleyküm ve Rahmetullah edebiyat defterinin saygıdeğer şairi Mehmet Demir bir iz bıraktın gidişine ne sen döndün ne zaman ileri aktı o andan sonra diyor kıymetli şiirinde işte Cennet Kadınlarının ilki
Din
"Sükutun Sesi" ve cehaletin küstahlığı...
Argoda kullanılan "ağzı olan konuşuyor" tabirinden pek hoşlanmam, amma öyle bir çağı idrak ediyoruz ki, kitabının kapağını bir ömür açmamış, mürekkep okkasını dahi eline almamış, bakkaldan satın aldığı icazet ile makam-mevki işgal etmiş, isminin sol tarafında yer alan kısaltılmış harflerden ibaret ünvan ve rütbelerle şahsiyet bulduğunu zanneden güruh amip gibi çoğalıp duruyor her mahfilde her mecrada...üstüne üstlük bir de, ömrünü ilim tahsiline hasretmiş, talebeliğini bir ömür sürdüren ilim, hikmet ve irfan ehline akıl vermeye, yol yordam göstermeye, nerden (ç)aldığı belli aforizmalarla felsefe öğretmeye kalkmazlar mı ? Hasbünallahü velnimel vekil... Bahse konu bu güruh, cehaletin en tehlikeli türevi olan "cehl-i mürekkep" (bilmediğini bilmeyen ve bilmediğini de din gibi savunan) hastalığının günümüzdeki canlı örneğidir, şimdi mevzubahis kelâmın arkasını getirmeye çalışalım: Cehaletin küstahlığı var ki....İsminin önüne dizdiği iki üç harflik ünvanı, ruhunun cüceliğini gizleyen bir zırh zannedenlerin en büyük trajedisi, "derinliği olmayan sığ sularda devasa gemiler yüzdürmeye çalışmalarıdır". Geçmişte ilim bir "haysiyet" ve "çile" işiyken, şimdilerde ne yazık ki bir "kartvizit" fetişizmine dönüştü. Ömrünü kütüphanelerin tozlu raflarında dirsek çürüterek geçirmiş, bir kelimenin iştikakı (kökeni) için uykusunu feda etmiş gerçek irfan ehli, edep ve mahviyetinden ötürü sesini yükseltmeye hicap ederken; bu "diplomalı amipler" meydanı boş bulmanın pervasızlığıyla en gür sesle bağırıyorlar. "Yarım Tabip Candan, Yarım Hoca Dinden Eder" Eskiler bu sözü boşa söylememiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tehlike tam olarak budur: "(Ç)alıntı aforizmalarla" felsefe kurduğunu sananlar, Sosyal medya mecralarında üç beş beğeni uğruna 'kadim hakikatleri meze edenler", İki kitap
Bilgi ve iletişim çağı olan günümüzde bilgiye ulaşmak kolaylaşmış fakat doğru bilgiye ulaşmak zorlaşmıştır.
İnsan ve Hayat
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
ÖLÜM BİR “MİHRİBAN” SELİM GÜRBÜZER Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin, öyle bir aşktır ki bu; -Mecnun 'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini. -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini. -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş